İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Zümrüt

Yataktan kalktık, o banyoya gitti ben etraftaki kıyafetleri toparladım. Banyo kapısını kapatmadığı için ne kadar ritmik işediğini duyabiliyordum. Kıyafetleri topladım, geceden kalma bir tek yatak vardı, onu da toparladım. Toparlarken gecenin kokusu geliyordu burnuma. Ocağa çaydanlığı yerleştirdim, mutfak penceresinden biri bakıyordu bana, hissediyordum. Sürmeli gelmişti, benim sadık dostum. Yemini koydum pencerenin önüne, bana baktı. O da beni seviyordu.  İçerden bir çığlık sesi yükseldi. Koridoru duvara çarpa çarpa geçtim, paniğe kapılmıştım. Banyodan geliyordu ses, kapı açılmayacak sandım, kalbim yerinden fırladı. Ayaklarımın altındaydı kalbim. Hep orada kalsa ne güzel olurdu. İhsan’ın yüzü kan içindeydi, gözlerinde derin bir çaresizlik vardı. Her çaresizlik gibi. İhsan’ın kesici alet kullanması yasaktı, ama o yine de tıraş olmaya kalkmıştı. On üç ay komada kaldıktan sonra hayata geri dönmüştü ve komadan çıkalı henüz üç ay olmuştu. Benim için zor bir on üç aydı, o hiçbir şey hissetmemişti; ama ben olanları tüm bedenimde, hayatımda, ruhumda yaşamıştım. Hemen müdahale ettim kanamasına, pansuman yaptım. Onun için hazırladığım yatağa yatırdım onu, salondaki kanepe artık onundu. Hala çaresiz bakıyordu, biraz dinlenmesi gerektiğini söyleyip ayrıldım yanından. Benim ona bakışım içimden geçenleri söylüyordu İhsan’a. “Sana öfkeliyim, senden nefret ediyorum. Yalnızca düzelmeni bekliyorum. Geçirdiğimiz onca sene hatırına.” Bakışımı orada bırakıp, salona hazırladığım kahvaltı sofrasına oturdum. Ona da bir tepsi içinde verdim kahvaltısını. Birkaç lokma yiyip tepsiyi bana geri verdi. O yerken ben de yedim, ne yediğimi fark etmeden. Tepsiyi alıp sofrayı toparladım hızlıca. Duşa girdim. İyileşmesini istiyordum hemen, bir an önce. Hayatımı düzenlemek, yola düşmek istiyordum. Ne zaman bitecekti bu işkence anları. Yoruldum. 

Salona döndüğümde gözlerini televizyon ekranına dikmiş öylece bakıyordu. Televizyonu açtım. Yüzünde küstah bir gülümseme belirdi. Beni bakışları ile taciz ediyordu, resmen ve alenen. Gündüz kuşağı programlardan birini açtım ona, kadının biri yaka mikrofonuna bas bas bağırıyordu. 

“Bıktım bu adamdan, rahat bıraksın beni artık. Hem aldattı beni hem de neden terk etti diye hesap soruyor.” 

Özellikle açmıştım bu programların en kalitesiz olanını, benim ona kazığımdı bu. Gözüne sokmak istedim aşağılık bir duygunun yansımasını.  

Bana TV’yi kapat işareti yapmadan terk ettim salonu. Hastaneden çıkarken doktorun söylediği cümle geldi oturdu aklıma.  

“İki üç aya kalmaz iyice toparlar, sabredin lütfen biraz.” 

Çıkmadan hemen önce bir kahve içmem gerekiyordu, kendime gelmenin veyahut kendimi kaybetmenin yolunu kahve ile buluyordum. Bir sigara içtim, salondan televizyondaki çığırtkan kadının sesi geliyordu. Yeniden salona gittiğimde, yatağında sızıp kalmıştı. Bir uyudu mu uzun süre uyuyordu. Nefes almam gerekiyordu benim de bu uyku nöbetlerinde. Böyle durumlar için bir yol saptamıştım kendime. Komşumuzun engelli kızı Nebahat’ı onun yanına bekçi olarak dikiyor, gezmeye, markete, yürüyüşe veya çay bahçesinde oturup nefes almaya çıkıyordum. Nebahat’ı aradım, çıkmam gerektiğini söyledim o da az sonra gelebileceğini söyledi. Evde kitap okuyordu. Onun konkenci, kaba annesi engelli kızını eve mahkûm etmiş, hayatın hiçbir alanına katılmasına olanak sağlamamıştı. Nebahat için evde olmakla burada olmanın arasında bir fark yoktu. Hatta burada olduğunda evdeki gürültücü kadınlardan uzak kaldığı için kendini dinleyebiliyordu. Gerçi onun kendini dinlemeleri depresyon ve öfke olarak geri dönüyordu hepimize, ama onun da kendiyle kalmaya hakkı vardı. Geldi Nebahat, bu kez de Gogol okuyordu. Çok okuyan ve çok gezdiğini hayal eden, güzel bir genç kadındı. Salonun en ışıklı yerine park etti tekerlekli sandalyesini, telefonunu yanına aldı ve: “Artık çıkabilirsin,” der gibi baktı bana. “Teşekkür ettim” ben de gözlerimle ona. 

Hava buz gibi ve güneşliydi. Güneş omuzlarımdan yere düşüyordu. Üzerime siyah bir şal almıştım ışığı üzerime çekmek için. Siyah çekici bir renkti(!) Önce markete uğradım, almam gerekenler vardı. Sonra kasaba… En sonunda her zaman oturduğum çay bahçesine geldim. Çınar ağacının altına oturdum, ilk aşkıma onu sevdiğimi de çınar atında söylemiştim. Uzak, sancılı, kırılgan ama güzel kokan günlerdi. Bir kahve daha söyledim, sigaramı yaktım. Karşı masada oturan kadın geldiğimden beri gözünü benden ayırmadı, selam verdim. Dağınık duran masadan kalktı kadın, parmak arasında duran sigarasını ve dumanını, yarım bardak çayını alıp benim masama doğru yürüdü. Şaşırdım. Bana doğru yürürken süzdüm onu, sanırım tanıyordum. Lise yıllarını anımsadım, bu Şükran’dı. Liseden mezun olalı neredeyse 25 yıl olmuştu, ama hala birbirimizi anımsıyorduk. Derin izler mi vardı belleğimizde? Gülümsedim. Onu tanıdığımı anlayınca yüzüme daha büyük bir gülümseme yerleşti, kalktım sandalyemden ve bana doğru gelmesini bekledim. Çayını masaya bıraktı, sigarası hala parmak arasındaydı. Sarıldık. Çok kuvvetli sarılmıştı, sanırım hala spor yapıyordu. Beden Eğitimi derslerinde başkan olacak kadar çok seviyordu sporu. Oturduk. Bir süre konuşmadık hiç. Kendime bir kahve daha, ona taze bir çay istedim. Sustuk. İkimizde üzerimize sinen acemi bakışı atmaya, kocaman gülüşlerimize layık olmaya çalışıyorduk. Ne güzeldi eski günler diyerek başlayamayacaktık elbette sohbete. İkimizde o uğursuz okulun lanetini yaşamış ve okuldan ayrıldıktan sonra işlerin yolunda gitmemesinden dolayı okulu çok suçlamıştık. Şükran, mezun olduktan sonra İstanbul’u terk etmiş, Londra’ya gitmiş orada evlenmişti. Ben de hukuk bürosunda yoğun bir çalıma hayatına uyum sağlamış, çalışıp, sendikal işlere kafa yorup üstüne bir de evlenmiştim. Sol cenahın içinde kıvranıp, ayrıksı taraflarımı fark edip, bütün sendikal faaliyetleri bırakıp yalnızca muhalif olmaya söz vermiştim. Tam ona söz vermiştim ki namussuz herife de söz verdim o sıralarda. Turgut bana evlenme teklif ettiğinde barolar birliği başkanlığına adaydı ve sendikal faaliyetlerde popüler bir isimdi. 

Turgut’la sakin günler geçirdim. Bütün işleri o yürütüyordu, ben sadece davalarıma yoğunlaşıyordum. Bazı dönemler birbirimizi sadece büroda görüyorduk. Onun da benim de en yakın arkadaşımız Fatih’ti. Bütün işleri onunla yürütüyor, seyahatlere onunla gidiyordu. O karısı Gülcan’ı birkaç ay önce boşamıştı. Evet o boşamıştı, Gülcan Fatih’i hala çok seviyor ama anlaşamıyorlardı. Turgut’la evliliğimizin yanlış olduğunu anlamamız çok uzun zamanımızı almamıştı. Yanlış, eksik ve gereksizdi. Şükran çayını yudumlarken başladı konuşmaya. Hayatlarımızdan bahsettik, biraz da eski günlerden. Benim kalkma vaktim gelmişti, ama hiç gitmek istemiyordum. Evde beni yatalak bir zırtapoz ve engelli tertemiz bir genç kız bekliyordu. Nebahat’ın annesi panter gibi bir kadındı, biraz daha geciksem saçlarımdan sürürdü beni. Öpüşüp ayrılırken yarın yine aynı saatte burada buluşmaya karar verdik. Güzeldi Şükran’ın kokusuyla eve gitmek, eski koku, eski heyecanlar, eski aşklar… 

Kaldırım boyu yürürken alışverişte aldığım malzemeleri çay bahçesinde unuttuğumu fark ettim. Dönüp aldım malzemeleri ve tabii eve varmam biraz daha gecikti. Eve girer girmez, salondan gelen derin nefes sesi çekti dikkatimi. Telaşla çıkardım montumu, içeri girdim. Nebahat kitabı dizlerine düşmüş uyuyordu, horlama ve nefes sesi birbirine karışmıştı. Turgut efendi de hala uyuyordu. Geberesice. Uyandığında akşam yemeği hazırdı, yemeğini yedi. Yatağına geçtiğinde yine o kurnaz ve çirkin bakışı vardı yüzünde. Tıpkı evliliğimin o kara günlerindeki gibi. Sol cenahtan, üretken, sanatsever, aydın bir adam olmasına rağmen, eşitsizliğinde bir numaraydı. Ne yaparsan yap ona yaranamazdın. Jilet gibi ütülü takım elbiseleri, tertemiz evi vardı. Üretken ve çalışan bir kadın olmama rağmen yine aşağılardı beni. Nefret etmiştim ondan ve hala ediyordum. Onu tanıdığımda böyle biri olduğunu düşünmedim hiç. Naif, düzgün, aşırı hassas bir adamdı. Ne yazık ki yanıldığımı aynı çatı altında yaşamaya başladıktan sonra fark ettim. Sofrayı kaldırıp, ilaçlarını vermek için salona geldim, uyumuştu. Telefonunu aldım elime ve yine o ismi gördüm. Elif aramıştı, ama yalnızca Elif yazmıyordu isim olarak “Hemşire Elif” yazıyordu. Bunu beni kandırmak için yazmıştı ama ben Fatih’in annesinden öğrenmiştim kim olduğunu. Aldatıldığımı rahmetli Fatih’in annesi söylemişti bana ve ben bunu Turgut ölümün eşiğindeyken öğrendim. Fatih o dehşet verici kazada hayatını kaybetmişti. Ben hastaneye yetiştiğimde Fatih’in annesi, titreyerek ağlıyordu hastane koridorunda. Bana bütün olayı anlatmıştı. İzmir’e sendika toplantısına giderken üç kişi olduklarını, Fatih’in öldüğünü Turgut’un ağır yaralı olduğunu ve Elif’in kazadan yara almadan kurtulduğunu. Turgut’un annesi Şermin’de hastanedeydi, yüzünü yıkamak için tuvalete gitmişti. Beni gördüğünde sarılmak için yanıma geldi. Sarıldı. Ellerim gövdemin kenarında duruyordu. Sarılmak istemedim hem öfkeli hem de üzgündüm. Şermin anne her şeyi biliyordu, oğlu ondan hiçbir şeyi gizlemezdi. Sevişmelerimizi bile anlattığına emindim. Şermin anne ayrıldı bedenimden, saçlarımda gezdirdi ellerini. 

“Merak etme, şimdi terk etmeyeceğim onu, iyileştikten sonra konuşacağım hepinizle,” dedim kulağına eğilip. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Hak etmişti bu acıyı. Bir kadını aşağılamanın, cinsiyetinden dolayı birini el üstünde tutmanın karşılığı bu acı olabilirdi. Aldatıldığımı öğrenmemin böyle bir zamana denk gelmesi ne biçim bir tesadüftü acaba. Hastaneden çıktıktan sonra sık sık aranmaya başladı Turgut. Kim olduğunu her sorduğumda: “Hemşire Elif” diyordu. Acil serviste onunla ilgilenen hemşire hanım olduğunu söyleyip, gözlerini kaçırıyordu benden. Alçaklık ne çeşit bir özellik olarak ve ne zamandan beri yerleşmişti ruhuna? Salonu toparladım, Turgut’un üzerini örttüm. Nefret ile sevgi, kazanmak ve kaybetmenin bir çeşidiydi. Kaybederken öfkelenmek kazanırken daha büyüğüne varmak için öfkelenmek, nefret ederken öfkelenmek severken öfkelenmek birbirine karışıyordu. Uykum gelmişti, uyumak için odama çekildim, ama onu da almam gerekiyordu yanıma. Onu uykudan uyandırmak kadar zor bir deneyim yoktu benim hayatımda. O yüzden tekli koltuğa oturup bir bardak kahve içmeye ve geceyi bu koltukta geçirmeye karar verdim. Kahvemi alıp geldiğimde Turgut uyanmıştı, üzerindeki pikeyi atmaya çalışıyordu üzerinden. Kahvemi sehpanın kenarına bırakıp üstündeki pikeyi aldım. Ne de korkunçtu yüzü uykudan uyanınca. Nasıl da âşık olmuş, ömrümü adayacağımı söylemiştim ben bu adama. Saçmalık. Pikeyi aldım üstünden. Kahvemi alıp oturdum yerime, sehpanın üzerinde kitabım duruyordu. Şu sıralar kadınların ilahı Woolf okuyordum, kitabın adı Kendine Ait bir Oda’ydı. Gömüldüm kitaba, derin derin solumaya ve hıçkırmaya başladı Turgut. Ağlıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kalkıp ona sarılmam, peçete vermem gerekiyordu, ama yapmadım. Ağlayabilir hatta kalkıp kendini camdan atabilirdi. Müstahaktı.  

Uyandığımda bütün kemiklerim ağrıyordu. Tekli koltukta sızıp kalmıştım, kahvem soğumuş, kitabım yere düşmüştü. Turgut yoktu uyuduğu kanepede, tuvalete gitmişti. Koridora yaklaşınca o ritmik işeme sesini duyabiliyordum. Saate baktım, Şükran’la buluşmama daha çok vardı. Turgut’u banyodan çıkarıp üzerini değiştirdim. Doktor kontrolü vardı, Şermin Hanım’ı aradım. “Bugün işim olduğunu, bir saat sonra onu alması gerektiğini,” söyledim O da en mahcup sesiyle: “Tamam,” dedi. Kırmızı gömlek ve siyah pantolonunu giydirip kahvaltısını verdim. Şermin Hanım’a, bu gece Turgut’un onda kalması gerektiğini, dün gece hiç uyumadığımı ve yorgun olduğumu, söyledim. Amacım Şükran’ı bize davet etmek ve onunla vakit geçirmekti. Çantasını, ilaçlarını Şermin Hanım’a verip kapattım kapıyı. Buluşmak için yola çıktığımda rahatlama hissettim. Üzerimden büyük bir yük kalkmıştı, daha rahat soluk aldığımı hissediyordum. Çay bahçesine vardığımda hava oldukça sıcak ve güneşliydi. Keşke yağmur yağsa dedim, şöyle bir ıslansa ruhum. Oturduğumda çay bahçesinde kimse yoktu. Kendime bir çay ve elmalı nargile söyledim. Sessizlik, geride birini bırakmamak, hür olmak mucize gibiydi. Garson bana elmalı nargilemi ve çayımı getirdi. Keyifle beklemeye başladım Şükran gelecek, geçmişten ve hayattan söz edecektik. Bir saat geçti, az sonra Şükran yanında genç bir kızla geldi. Başka bir masayı seçip oraya oturdular. Şaşkındım. Ben onu bekliyordum. Masamdan kalkıp yanlarına gittim, uzun yüzlü, güzel gözlü kızla selamlaştık. Şükran, yüzüme bakmadı. 

Dünden bahsettim kıza ve Şükran’ın Alzheimer olduğunu öğrendim üzülerek. İçime ıssızlık çöktü, ona sarılmak istedim, ama kız buna izin vermedi. Masama gittim, çantamı alıp hesabı ödedim. Eve doğru yürürken yol ayrımında Turgut çıktı karşıma. “Ne işin var burada?” demeye kalmadan elime bir mektup tutuşturdu ve gitti. Nasıl bu kadar rahat yürüyebiliyordu? Arkasına bakmadan gitti, o köşeyi dönerken ben olduğum yerde donup kaldım. O sırada düşündüğüm tek şey Alzheimer’ın bana ne zaman geleceğiydi. Benim adım Zümrüt, lütfen beni es geçme Alzheimer.  

Latest posts by Yasemin Seven Erangin (see all)

Yorumlar kapatıldı.