Azıcık aşım ağrısız başım demekle geçmiyor yaşam. Bu tatsız hayatta kalktığım her sabah bakkaldan veresiye aldığım, üçüncü sayfa haberleri yazan gazete kağıdına sarılmış en ucuz kalite peynir ve bir önceki günden kalan bayat ekmeklerle karnımı doyururum. Bir bardak sıcak çay içemeden ezan sesiyle yollara düşerim. Uluyan köpekler, kavga eden alacalı bulacalı kediler bana yol boyunca eşlik eder. Bu semtin insanıyla değil, daha çok kedisiyle köpeğiyle tanışımdır.

Kör itin öldüğü yerde yaşadığımdan dolayı gün oldukça erken başlar benim için. Önce uzun bir çamurlu yokuş tırmanıp nefes nefese kalırım. Üstüme bir parça çamur bulaşsa Müdire Hanım kimsede bulunmayan o garip tiz sesiyle beni azarlar, kırmızı sivri tırnaklarını sanki gözüme sokacakmış gibi uzatır. Bu yüzden, az aydınlatılmış dik yokuştaki su birikintilerinin üzerinden ceylan gibi sekerek giderim. Sonra bol homurtulu eski bir minibüse biner, garip bir huzurla otobüs durağına doğru yol alırım. Allahtan minibüs boş olduğu için bindiğimde bir yirmi dakika daha fazla uyumanın keyfini çıkarırım. Hele ki minibüs sıcaksa o yokuşun kirini, pasını, stresini unuturum. O garip huzurun sebebi bu yolculuktur. Otobüs durağına gelince başlar çilem. Birçok kaba saba insanın arasına girer, onları izlerim. Hafta başlangıcı olduğundan herkesin yüzü bugünlerde daha asık gelir bana. Bu muhitte beyaz yaka çalışanı az görülür; geneli temizlikçi, işportacı, işçidir. Surat asıklığı pazartesi sendromundan değil, geçim sıkıntısındandır. Çoğu insan için ay sonu aşılmaz bir engeldir. Çare aranır ama gelmez.

Otobüs ise asla zamanında gelmez. Elinde sigarası, poğaçası, tespihi, çantası, ıvırı zıvırı olan insanların arasına kaynar giderim. Ayakta uzun yolculuk sonrası iki araca daha binerim. Yol boyunca kavgadan, şikâyetten, söylenmelerden kafam şişmiş biçare şekilde sonunda iş yerine varmış olurum.

Müdire Hanım genellikle beni kapıda karşılar. Sivri çenesini hafifçe aşağı indirir, çocuk dişine benzeyen küçük dişlerini asabi bir köpek gibi bana gösterir. O böyle yaptıkça ben gülmem gerektiğini anlarım.

“Günaydın efendim.” derim gülümsemeye çalışarak.

“Böyle yarım yamalak günaydın diyecekseniz işimiz var. İnsanlar buraya asık suratlı birini görmek için para vermiyorlar.”

“Özür dilerim efendim.” diyerek hızlıca uzaklaşırım yanından.

Çalıştığım yer bir yaşlı bakımevi. İnsanlar analarına, babalarına, yakınlarına bakmamak için bir kedi yavrusu gibi getirip bırakırlar buraya. Yalandan ağlayanlar, senin için burası daha iyi oldu diye vicdan yapanlar, hep geleceğiz deyip gelmeyen sahtekarların bıraktıkları insancıklar için Müdire Hanım’a göre gülümsemem gerekiyor. O garibanların çok da umurunda ya!

Çıkmadan iki lokma yediğim yemeğin üstüne bir bardak çay hayaliyle bitiriyorum onca yolu. Yemekhaneye inip yeni demlenmiş bir bardak çayımı alıp koridorda yavaşça yürüyorum. İnleyen, ağlayan, söylenen ve bolca horlayan yaşlıların odalarını geçip temizlik odasına geliyorum. Penceresiz küçücük oda, Müdire Hanım’ın ucuzluktan aldığı yeni deterjanlar sayesinde iyice havasız kalmış bir şekilde karşılıyor beni. Soluklanmak için oturacağım sandalyenin üstü bile gökkuşağı kaplı deterjan paketleri ile dolu. Üç beş kuruş ucuz olsun diye çarık çürük yemeye alışmıştık ama böylesine ucuzluk arayışlarına girip ne olduğu belli olmayan malzemeleri getirtmesi beni bile düşündürüyordu. Müdire Hanım’ın kurtlanmış delik elmalara organik ondan böyle diyerek kandırdığı yaşlıları bakalım bu sefer nasıl kandıracaktı?

İşe başlamadan önce Müdire Hanım yaşlı misafirlerin odalarını onlar görmeden temizlemem gerektiğini söylemişti; lakin ben onu dinler gibi yapıp içimden epeyce kızmıştım. Son zamanlarında yalnızlıklarına yalnızlık katmak kanımca onlara saygı değil, saygısızlık olurdu. Onun dilediğini yapmamam canını sıkmıştı. Yaşlılarla rahatça konuşuyor, şakalaşıyordum. Bana nazlanıyor, öğüt veriyor, bazen bana hava atıyorlardı. Her gün mutlaka bir anılarını dinliyor, arkadaşlık ediyordum. Bana mirasını bırakanlar, saklı gömüsünü söyleyenler, oğlunu, kızını koruyup gelinini, damadını kötüleyip duranlar, neler neler vardı. Bugün dokuz numarada kalan Ayhan amcanın temizlik günüydü. Ayhan amca, zamanında önemli bir kurumun müdürlüğünü yapmış, tahsili yüksek bilgili bir adamdı. Oğlu yurt dışında yaşadığı için parasını verip buraya yatırmış, bayramda seyranda aramış, en sonunda unutup gitmişti. Odasını tıklatıp girdim içeri.

“Sana edep dersi vermediler mi? Gel demeden girilir mi içeri?”

“Duymadın Ayhan amca, vurdum kapıyı?”

“Terbiyesiz adam, çık dışarı!”

“Çıkamam. Kirli burası, temizlemem lazım. İstersen sen çık, yarım saat sonra geldiğinde temizlemiş olurum.”

“Buradan da mı kovuluyorum yani?”

“Estağfurullah neden kovayım senin odan burası Ayhan amca, ama kokuyor bak. Şikâyet geliyor sonra.”

“Şikâyet he. Gelir tabii. Önceden de insanlar birbirini şikâyet etmek için makam odamın önünde sıra beklerdi. Bir sürü meymenetsiz, tecrübesiz, hep bana hep bana diyen sansar sürüsü.”

Ayhan amca başlamıştı işte aynı hikâyeyi anlatmaya. O sansarlar bir süre sonra Ayhan amcayı tepeleyip ayağını kaydırmaya çalışmış ama başaramamışlardı. Emekliliğine kadar o sansarla Ali Cengiz oyunları oynamış, en sonunda yaşı gereği ayrılmak zorunda kalmıştı. Titreyerek sandalyesine oturdu. Çizgilerle dolu yüzünün en derin yerinde birikmeye başladı göz yaşları. Hep aynı hikâyeyi anlatırdı ama Ayhan amcanın bir kere ağladığını görmemiştim. Karşısındaki sandalyeye oturdum. Kahverengi lekelerle dolu elini tuttum.

“Bugün oğlum Ali’nin doğum günü. Benim arayabileceğim bir numarası bile yok. Kaç yıl oldu görmedim. Aramıyor hiç. En son yedi yıl önce konuştuk. Buranın parasını o ödüyor, öyle anlıyorum sağ olduğunu.”

“Ayhan amca, Müdire Hanım’a söyleyelim. Vardır onda oğlunun numarası. Ararız ne dersin?”

“Ne yüzle arayayım oğlum. Babalık vazifemi yerine getiremediğim birinden evlatlık vazifesi beklemek ne kadar doğru olur?”

“Bugünlere gelmesi, okuması, Amerika’da iş bulup çalışması senin sayende değil mi? Mesela benim için anası soğan babası sarımsak derler. Sanki tek gelmişim dünyaya. Maddi manevi desteklerini görmedim. Tek geldim, tek öleceğim.”

“Ölümü düşünmek için çok küçüksün. Her insan kendi şartlarında, kendi farkındalıklarında, hırslarında yetişir ve yetiştirir. Annen baban bilse eminim daha iyisini yapardı.”

Uzaklara daldı. Sanki bir şeyleri söylemek için kendini cesaretlendirmeye çalışıyordu. Ben de eğitimsiz bir insandım. Belki de benimle konuşmayı münasip bulmuyordu. Sonuçta toplumun yadırgadığı Hayat Üniversitesi’ni dereceyle bitirmiştim.

“Maddi anlamda desteğim çok oldu. Ben önemli bir mevkideydim ve çok para kazanıyordum önceden. İşim tek sorumluluğumdu, her şeyi yönetiyordum. Sonra Ali doğdu. Ben ne yapacağımı bilemedim. Yürüdüğünü görmedim, ilk sözcüklerini duymadım, defalarca plan yaptık ama işim var deyip uymadım. Rahmetli eşim çok uğraştı bizim için. Sansarlara sürpriz yapacağım diye yorduğum kafayı oğluma yormadım. Bir çocuğa vakit ayırmayan bir adam baba mıdır? Şimdi beni gelip buraya bıraktı diye kızabilir miyim? Zamanında benim yaptığımı yapmıyor mu şimdi? Burasının parasını ödüyor, o kadar. Tıpkı zamanında onun okul taksitlerini ödediğim gibi.”

“Geçmiş geçmişte kaldı Ayhan amca, olan olmuş artık.”

“Yaptığın hatalar seninle bitip gitmiyor ki evladım. Para pul, mülk dışında bir de kişilik bırakıyorsun evladına. O da evladına benden gördüğünü yaparsa, seneler sonra o da benim düştüğüm bu çukura düşerse… Bu büyük bir sorumluluk. Evlatlar annelerin babaların ayak izlerini takip ederler.”

“Ayhan amca, peki senin baban nasıldı?”

“Ah çocuğum, bu günahın sebebi babamdır belki diye düşünüyorsun değil mi?”

“Çocuklar annelerin babaların ayak izinden gidiyor dedin.”

“Evet öyle, tek anlamadığım şey de bu aslında. Benim babam benim gibi değildi.”

Konuşma uzayacağa benziyordu. Müdire Hanım biraz işimin uzadığını görse aylaklık ediyorsun diye koridorda bas bas bağırmaya başlardı. İşimle tehdit eder, benim yerime bir ton adam bulabileceğini tiz sesiyle haykırırdı. Yaşlı insancıklar benden değil, onun sesinden ve gerginliğinden rahatsız olurdu. Azarı göze alıp Ayhan amcaya;

“Nasıl bir adamdı?” dedim.

Derin çizgili sarkmış yanakları gülümsemesini gizleyememişti. Güzel anıları vardı demek ki babasıyla.

“Babam ne iş bulsa yapardı. Hamaldı, inşaatçıydı, pazarcıydı; su, limonata satardı. Para karşılılığı çamaşır bile yıkardı. Biz iki kardeştik. Annem, küçük kardeşimi doğururken ölmüştü. Öldükten sonra babam bize hem anne hem baba oldu. Bir daha evlenmedi. Kendisi zamanında üvey anne elinde büyüyüp çok çekmiş, aynı şeyi bize yaşatmak istemedi. Onun çok çalıştığını görünce kahrolurdum. Okulu bırakayım, destek olayım desem de asla kabul etmedi. Ben okula giderken o her yere yaz kış demeden kardeşimi de götürür, bana yük etmezdi. Sırf okuyayım diye…

“Ne büyük adammış babanız.”

“Öyleydi oğlum ama ben onun da kıymetini bilemedim. Başarılı bir öğrenciydim. Burslar, ödüller peş peşe gelirdi. Pratik bir zekâm vardı.  O zamanlar okuyanlar el üstünde tutulurdu. Benim gibi yoksul bir adamın etrafı birden önemli insanlarla, önemli ailelerle dolar oldu. Kibirli ve yüksek egolu bir adam olup çıktım.”

Gülümsemesi silindi yüzünden. Gözleri yaşarmaya başlamıştı yine.

“Babamdan ve kardeşimden utanıyordum. Kardeşim safça bir çocuktu. Zaten hastaydı, bünyesi okumaya elverişli değildi. Yatılı okula kayıt olmuştum. Çevreme ailemin burada olmadığını söylemiş, detay vermemiştim. Baban nasıl biriydi diye sorduklarında “Sert ve mükemmeliyetçi bir adamdı. Ben onun sayesinde böyle dimdik duruyor ve her işimi tek başıma hallediyorum. ‘Babam benim büyük bir adam olabilmem için, kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrenmem için destek olmuyor.’ diyordum.”

Üzülmüştüm. Hayal ettiği baba tam da kendisiydi.

“Babam onlardan uzaklaştığımı anlayınca benim peşime düştü. Mezuniyet balomun olacağını biliyordu. Bana sürpriz yapmak için kardeşimle okula gelip beni sordurmuştu. Karşı karşıya geldiğimizde derin bir utanç duyduğumu hatırlıyorum. İşte o an lanet bir adama dönüşmüştüm.

Smokin giymiştim, sanki bir fabrikatör oğluydum. Başarılıydım, beni büyük bir gelecek ve mevki bekliyordu. Hırsım başımı döndürüyordu. Babamı gördüm kapıda. Eski bir takım elbise giyerek günümüz modasına yaklaşırken kafasındaki kasketle oraya ait olmadığını adeta ispat ediyordu. Aramızda yeri yoktu ve olmayacaktı. Göz göze geldik, bana el salladı. Yürürken ayağının aksadığını fark ettim. Onu tanımıyormuş gibi yaptım.

Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu artık. Kendimi suçluyordum, ne gerek vardı sorgu suale. Bu sefer işim bitmiş, kesin kovulmuştum. Kapıya vurulma sesi duydum. Gelen Müdire Hanım’dı. Ayhan amcayı ağlıyor ve beni de yanında oturuyor görünce sinir krizi geçirecek gibi bağırdı.

“Ne yapıyorsun sen, neden rahatsız ediyorsun insanları cahil adam!”

Ayhan amca pancar motoruna benzer homurtusuyla yerinden kalkıp Müdire Hanım’ın yakasına yapıştı.

“Cahil dediğin çocuk iki saattir beni ikna etmeye çalışıyor; ama haklısın, cahil olmasa senin gibi birini neden savunsun?” dedi.

“Müdire Hanım da benim gibi şok olmuştu. Yaşlı adamın neden böyle konuştuğunu düşünüyor gibiydi. Kırmızı tırnaklarını birbirlerine kenetleyerek yaşlı adama bir buket gül sunarmış gibi uzattı.  Samimi gözükmek adına takındığı sahte gülümsemesiyle küçük dişlerini göstermeyi de ihmal etmedi.

“Ayhan Beyciğim, neden öyle dediniz, bir hatamız mı oldu?”

“Oldu ya, buranın temizlik malzemelerini kim alıyorsa ona dava açacağım ama bu genç cahil adam beni fikrimden caydırmaya çalışıyor. Odamı neden temizletmiyorum sanıyorsunuz?”

“Efendim deterjan kokusu mu etkiledi sizi?”

 “Evet etkiledi. Burası yaşlı bakım evi. Burada yaşayan herkesin astımı, tansiyonu, şekeri, türlü türlü hastalığı var. Bir ton para ödüyoruz buraya. Biz bunu mu hak ediyoruz?”

“Olur mu öyle şey, sizler için her şeyin en iyisini alıyoruz.”

“İyi o zaman, bir müfettiş çağıralım da alsın örnekleri.”

Ayhan amca Ali Cengiz oyununu bu sefer Müdire Hanım’a kurmuştu. Yaşlı kurt Müdire Hanım’ı korkutmayı başarmıştı.

“Bu cahil adamı sıkıştırıyorum, nereden aldığınızı söylesin diye. Zaten yemekler de iyi değil. Ya ishal oluyorum ya kabız ama bu adam beni ikna etmeye çalışıyor. Müdire Hanım dürüst bir insandır, olur mu öyle şey? Burası düzgün bir kurum, diyor.”

Hiç sesimi çıkarmadan, şok olmuş bir şekilde dinledim Ayhan amcayı. İş hayatındaki günlerine adeta geri dönmüştü. Yüzüne baktığımdaki heyecanı beni şaşırttığı kadar ürkütmüştü de. Az önce pişmandı, şimdi ise keyifli gözüküyor ve beni kurtarmak için çabalıyordu. Lakin ben gerçekten beni düşündüğü için mi yoksa bir heyecan aradığı için mi bunu yaptığını çözemiyordum. Müdire Hanım yaşlı adama binlerce laf döktü ve en sonunda zor da olsa ikna etmeyi başardı. Beraber dışarı çıktık. Müdire Hanım bana bakarak.

“Yaşlılık halleri.” diyerek elini omzuma iki kere vurup odasına geri döndü.

Ben ise vurduğu omzuma bakarak fazlası olduğunu ve artık bu yaşlı hallerin dikkatimi çektiğini fark ettim.  Ayhan amcayla başlayan yolculuğum diğer odalara gebeydi artık. Bu yaşlılık hallerinden çok şey keşfedecek ve öğrenecektim.

Latest posts by Gülhan Uygun Özcan (see all)