Şimşek çaktı. Karanlık gece kısa bir an aydınlığa kavuşup yerini yine zifiri karanlığa bıraktı. Gök gürültüsünün sesi sessizliği bıçak gibi keserken adımlarımı hızlandırdım. Aksi gibi yanıma şemsiye dahi almamıştım! Evime hızlıca ulaşmanın tek yolu kestirme yollardı. Kestirme yollarda tenha sokaklardan geçiyordu. Tenha sokakları geçerken aklımdan yazın gelmesi için ne kadar zamana ihtiyacım olduğunu hesaplıyordum. En az dört ay… En az dört ay beklemeliydim. Kışın üşümektense, yazın bunaltıcı havasını solumak, kavurucu sıcağını çekmek daha cazip bir fikir gibi geliyordu.  Kış ayı ürkütücüydü.  Soğuk havada geçmişin kan kokusunu soluyordum sanki. Sokağın sonuna geldiğimde bir kadının çığlık sesini duydum. Bir yardım çığlığı…  Adımlarım önce yavaşladı, sonra durdu. Arkamı dönüp sesin geldiği yöne baktım. Sadece karanlıktı… Birden tüm bedenimin gerildiğini, soluduğum havanın efsunlu bir huzursuzlukla dolup taştığını hissettim. Bedenim bana yakın olan tehlikenin çağrısını yapıyordu sanki. Belki de garipten sesler duymaya başlamıştım. İki adım daha attım derken bir çığlık sesi daha duydum. Garipten gelen ses falan değildi, gerçekti. Gerçekten bir kadının yardım çığlığıydı. Birinin yardım çığlığını duymazdan gelemezdim. Bedenimin yaptığı tüm ikazları görmezden gelerek sesin geldiği yöne doğru var gücümle koşmaya başladım. Koştukça karanlık aydınlanıyor, sessizlik yerini birden fazla sese bırakıyordu.  Sokağın ortasında toplanan kalabalığı görünce durdum. Nefes nefese olan biteni anlamaya çalıştım. İnsanların yüzlerine baktım. Yüzlerindeki dehşet verici ifade bana yıllar öncesini çağrıştırmaya başlamıştı.  Geçmişi düşününce nabzım daha da hızlandı. İnsanlar kendi aralarında fısıldaşıyor, sinir bozucu bir uğultu kulaklarımı tırmalıyordu. 

“Ambulansa haber verdiniz mi?”

“Nasıl olmuş olay?” 

“Polise de haber vermek lazım!”

Kalabalığı yararak ilerledim. Yerde kanlar içinde hareketsiz yatan bir kadın vardı. 

“Zavallı kadıncağız! Ben tanık oldum pencereden. Bir adam ile itişti. Adam çok sevdiğini söylüyor, kadın peşini bırakması için bağırıyordu. Ne olduğunu bile anlayamadan üç kere sokup çıkarttı bıçağı! Sonra da kaçtı.” 

O an bir şimşek daha çaktı. Bir feryat daha karıştı gök gürültüsünün sesine. Kalabalığın ilerisinde bir kalabalık daha çıktı ortaya. Oraya doğru yürüdüm. Yaklaştıkça bağırış çağırış sesleri artıyordu. Orta yaşlı bir çift, polis memuruna ifade veriyor, adamın kadını nasıl kurşuna dizdiğini anlatılıyordu. Kalabalığın arasından geçtim. Annem, yerde hareketsiz yatıyordu. Üzerindeki sarı gömleğinin çoğu kırmızıya boyanmış, elleri kana bulanmıştı. Eğildim. Kana bulanmış ellerini tuttum. Buz gibi… Oysa annemin elleri hep sıcacık olurdu. Yüzüne dokundum… Parmaklarımı dudaklarında gezdirdim. Dudaklarında bir tebessüm yoktu artık. Oysa annemin dudaklarında burukta olsa hep bir tebessüm olurdu. Yüzünü ellerimin arasına alıp gözlerini gözlerime kenetledim. Bir bakışı ile sıcacık eden gözleri artık donuk bakıyordu. Yüzü de elleri gibi soğuktu. Bir insan ne kadar soğuyabilirdi ki? Annem çok soğuktu… Polisler, ambulans, kalabalık derken babam gözüme çarptı. Ellerine kelepçe takılırken gözlerini annemin üzerine kenetlemiş sürekli aynı sözleri tekrarlıyordu;

“Ben seviyorum onu.. Çok Seviyorum. Boşanamaz benden!” 

Bedenim bir çift el tarafından sarsılınca gözümün önündeki kalabalık, annem, babam hepsi kayboldu.  Derin bir nefes çektim içime. Sanki nefes almayı unutmuştum ve o el beni kendime getirmişti. 

“Beyefendi! İyi misiniz?” Dedi Polis memuru. Kalabalık yavaş yavaş dağılmıştı. Yere baktım. Kadın yoktu. Ardında sadece kan izini bırakmıştı. Ölmüş müydü? O da mı sevdiğini iddia ettiği bir adam tarafından vahşice katledilmişti?

“Ölmüş mü?”  Yutkundum. Polis memurunun gözlerine bakmaya çalıştım. Gözlerini kaçırdı. Sıkıntılı bir iç çekti. Bedenim bana yine gitmem gerektiğinin uyarısını yapıyordu. Kalbim, çıkabilse son sürat koşup uzaklaşacaktı sanki! 

“Maalesef…”   

Bu yaşananların suçlusu sanki bendim. Polis memurunun ağzından fısıltı gibi dökülen tek söz yüreğimin orta yerine kurşun gibi ağır bir suçluluk duygusunun oturmasına sebep olmuştu. Bilmiyorum, belki de daha önce koşup gelmem gerekirdi. Babam, annemi sevdiği için öldürmüştü. Dediklerine göre bu gece can veren kadın da sevildiği için ölmüş. Dün ölen kadında saplantılı âşığı tarafından öldürülmüş.  Ondan önceki de evliliklerine izin verilmediği için önce sözde ‘sevdiği’ kızı öldürmüş. Sonra da intihar etmiş. Ve daha buna benzer birçok cinayet… İnsan sevdiği için ölür mü, öldürür mü? Sevgi ölümcül müdür? Oysa ne kadar nahif çıkar dudaklardan. İnsanın kanına giren sevgi belki de nahifliği, masumiyeti kendisine maske yapmış, maskenin altında ölümcüllüğü saklıyordur. Avına gizlice yaklaşıyor, kanına giriyor, bedeninin, ruhunun tüm dengesini alt üst ediyor, teslimiyet anında ise nahifliğinin içerisine sakladığı ölümcüllüğü çıkarıveriyordur! İnsanı hazırlıksız yakalıyor, ölüme sürüklüyordur belki. 

Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur eşliğinde evime doğru giderken aklıma birden Arzu geldi. Ne demişti o? Doğru ya… Beni çok sevdiğini, bir şans vermem gerektiğini, mutlu olabileceğimizi söylemişti. Belki olumsuz yanıt aldığı için kırılmıştı, soğuk kanlı duran bedenimi acımasızca bulmuştu ama bedenimin altında çaresizce kıvranan ruhumu görme şansı olsaydı beni acımasız bulmak yerine halime acırdı! İyi ki sevgisine karşılık vermemişim.  Olur da bir gün ölmek istersem herhangi birinin beni sevmesine izin verebilirim, olmaz ama yine de öldürmek istediğim biri çıkarsa karşıma bir gün belki o zaman da severim… 

Ama o zamana kadar sevginin maskesine kanmam!

Latest posts by Edanur Turcan (see all)