Pazardan eve doğru hızlıca, neredeyse koşar adımlarla yürüyordum. Gün alacakaranlığa dönmüştü. Önüme çıkan her taşa ayağım takılıyor, kayalara çarpıyordum. Her taş günlerce bir yumruk gibi içime oturuyor öylece kalıyordu orada. Taşları çıkarmak için her uğraşım nafileydi. Ellerim yara bere içinde kalıyor, taşlar ellerimi kanatıyordu. Bilmiyordum ki bu taşlar yürüdüğüm yolda aşamayacağım, beraber yürümeyi öğrenmem gereken duygularım olacaklardı. Taşların, itsem de kaldırmaya çalışsam da ne yaparsam yapayım yolumdan çekilmeyeceklerini öğrendiğim zaman büyümüştüm artık. Onlarla barışamasam da beraber yaşamayı öğrendim. Ellerim kanaya kanaya, ayaklarım acıya acıya, öğrendim.
Elimde nergis çiçekleri, sokağa dizilmiş kadınların bakışları üzerimde, pazarla ev arasında bana upuzun gelen yolda yürürken çok yorulduğumu hissettim. Eve vardığımda büfeden vazoyu çıkarıp içine su doldurarak nergisleri vazoya koydum. Eğilip nergisleri uzun uzun kokladım. Çok severim nergis kokusunu. Nergis kokusu annemi hatırlatır bana. Üstümü değiştirdikten sonra yorgunluğumu alsın diye çay yapmak için mutfağa geçip ocağa su koydum. Çok halsiz düşmüştüm. Salona gelerek masanın başına oturdum. Gelir gelmez konu çalışıp test çözmek istemiyordum. Öncesinde biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı. İyisi mi kitap okuyayım diye düşündüm. Mina Urgan’ın Bir Dinozorun Anıları kitabını okuyordum o sıralar. Elime aldım, ayracı çıkardım, kaldığım sayfadan devam edeyim diye ama okumaya veremedim kendimi bir türlü. Çaydanlıktan, fokurdayan suyun sesi salona kadar geliyordu. Çayı demledikten sonra tekrar masamın başına oturdum. Baktım kitap okuyacak gibi değilim, çay demini alıncaya kadar şiir okuyayım diye Ahmet Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim kitabını açtım.
“Doğdun,
Üç gün aç tuttuk,
Üç gün meme vermedik sana,
Adiloş bebem,”
şiirini okumaya başladım içimden. Şiir yazmayı da okumayı da çok severim. En son altıncı sınıfta, bütün okulun karşısında, bir öğretmenime, öğretmenler günü için yazdığım bir şiiri okumuştum. Onu da okurken o kadar çok heyecanlanmıştım. Nitekim ahenkli okumaktan ziyade sadece bağırdığımı hatırlıyordum. Uzun süredir yüksek sesle şiir okuyamıyordum. İlkokuldan beridir şiir yazan, okuyan ben, artık şiir okuyunca tekliyor, duyguyu veremiyordum. Şiirde geçen sessiz kelimelere baktım, nasıl okumalıydım, nasıl tınısıyla okuyabilirdim? En önemlisi neden artık okurken kekeliyordum?
“Bunlar engerekler ve çiyanlardır.” mısralarında kalakaldım öyle…
Bakışlarım iradem dışında kitaptan cama doğru yöneldi. Camı görmüyordum aslında, gördüklerim hafızamda halen canlı olan rüyalarımdı. Rüyalarım günlük hayatımda da kriz anları şeklinde varlığımı ele geçiriyorlardı. Geceleri defalarca çığlık attığımı ama kendi çığlığıma uyandığımda sesimin çıkmadığını hatırlıyordum. Anlam veremiyordum, bu nasıl gerçekleşiyordu? Sesim kendi yankısında boğulup boğazımı sıkan ellere dönüşüyordu adeta. Hayatımın bir bölümünü bu kâbuslar ele geçirmiş gibiydi. Kâbuslarımı hiç kimseye, anneme dahi anlatamıyordum. Oysa anlatabilmeyi ne çok isterdim. “Korkma kızım, onlar sadece rüya.” diyebilmesini çok isterdim. Ben söylemedim, o da demedi. İç sesimle konuşabiliyordum sadece. İç sesim biliyordu gördüklerim sadece rüya değildi. Rüyalarıma gelenler, gerçek hayattan canavar, kokular ve karanlıktı. Kabuslarımda portakal kokusu geliyordu, vıcık vıcık sulu turuncu portakal ve mandalina kokusu. Midem bulanıyordu. Turuncu karanlık… Turuncu karanlık ürkütücü, tiksinç. Korkuyordum, portakal ve mandalina bahçesinden canavar çıkıp gelirse ne yapacaktım. Şengül yengem var yanımda, korkmama gerek yoktu. Yengem korurdu beni. Yengeme sarılıyordum. Yılmaz abim askerdeydi. Yengem yalnız kalıp korkmasın diye beni onun yanına göndermişlerdi ama bu sefer de ben korkuyordum. Yengem var değil mi?… Yengem canavardan korurdu beni. Ben küçüğüm ama o büyük, o korur beni. Geliyor canavar! Geldi. Canavar tiksinç, korkunç, iğrenç… Sessizce yanıma uzandı. Ben korkudan yengeme sarıldım. Canavar dokunuyordu bana. “Hayırrrrrrr! Yapma!” diye bağırıyordum. “Dokunma bana!” Şengül yengem uyuyor, korumuyordu beni. Ağlıyorum duymuyordu sesimi. Bağırıyorum, yine duymuyordu. Canavar beni, “Bağırma, sus ağlama!” diye azarladı. Kendim bile sesimi duymayacak şekilde sessizce iç çekerek ağlamaya devam ettim. Yengemi uyandırsam canavar giderdi ama basiretim bağlanmış, taş kesilmiş, hiçbir şey yapamıyordum. Çocuktum, çok korkmuştum. Bir şey yapacak olursam canavarın daha kötü olmasından korkuyordum. Mandalina kokusu, portakal kokusu… Odamızın arkası kapkaranlık bahçe… Canavar ellerini naylon muşamba kaplı pencereden gösterdi önce, pençelerini çıkardı. Naylonu yırttı. Mavi demirler de engelleyemedi odamıza girmesini. Dikdörtgen uzanan iki ucu sivri mavi demirlerden süzüldü. Karanlık, kâbus, ağlama, çığlık… Geldi canavar! Bana dokundu. “Hayıııırrrrr!” Bağırıyorum neden kimse beni duymuyor? Canavar yengeme dokunmuyordu, sadece bana dokunuyordu. Çığlık atıyorum; “Anneeeee anneeeee lütfen! Anneeee anneeee boğuluyorum!” Sonrasında yatağımda sırtüstü kendi çığlığıma uyanıyordum. Gülümsemelerim, yüzümde kırmızı köklü sarı irinlere dönüşmüştü. Sıkıyor, boşaltıyordum irinleri. Olmuyor, iyi olamıyordum. Rüyalarımda gördüğüm sessiz çığlıklarımdan, boğulma hissinden bu yana mavi gülüşlerimi kaybetmiştim. Deniz yeşiline çalan bir tebessümle hayata tutunmaya çalışıyordum. Bu rüyalar günlük hayatımda da imgelemimde canlanıyordu. Konuşurken bu rüyalar beynimde gidip geldiği için tekliyordum. Bu teklemenin süreklileşmesinden korkuyordum. Yüksek sesle şiir okuyamıyordum. Şiirdeki melodiyi tutturamıyordum. Detone oluyordum sürekli. Sözcükler kesilen soluğumda tıkanıyor, kimseye duyuramıyordum sesimi. “Anneeeeee, anneeeee lütfen!” Sessiz çığlıklar attığımdan beri şiir okuyamaz olmuştum. Sabahları kendi çığlığıma uyanıyordum. Çığlık atıyordum ama o da nesi, sesim çıkmıyordu. Kendim bile duyamıyordum sesimi.
Pencereye dalgınca bakarken çocukluğumdan beri yaşadığım kriz anlarından birini yaşamıştım yeniden. Cama takılı kalan bakışlarım usulca önümdeki şiir kitabına kaydı. Ahmet Arif’in en sevdiğim şiirlerinden biri olsa da o an çok ağır geldi bana. Nergis kokusunu tekrar tekrar içime çektim. Başka çiçekleri de özlemiştim. Dışarı çıkmak istedim. Biraz çiçeklere bakmak iyi gelebilirdi. Aşağı indim, eski evimizin arka tarafındaki havuzu yıkmamışlardı daha. Havuzun başına gittim. Beş-altı ay öncesine kadar havuzun kenarında sıra sıra çiçeklerim vardı. Üniversite sınavına hazırlanacağım ve onlarla ilgilenemeyeceğim için çoğunu dağıtmıştım. Sadece sardunyaları kimseye vermemiştim. Sardunyalar güçlü çiçeklerdi. Çok az ilgi ve bakımla hayatta kalmayı bilirlerdi. Üstelik sardunyalar benim için her zaman özel çiçekler olmuştu. Sardunyalarımın yapraklarını okşarken çiçeklerle olan bağıma ve sardunyalarla yaptığım konuşmalarıma daldım.
Her şeye rağmen ayakta kalmayı, çiçek açabilmeyi öğrettiniz bana. Başıma ne gelirse, ne yaşarsam yaşayayım yalnız olduğumu öğrettiniz. Yalnızlığımı sevmeyi öğrettiniz bana, canım sardunyalarım. Özünde tüm insanların yalnız olduğunu… Annem de yalnızdı. Ama o yalnızlığını sevmiyordu. Kalabalıktı hep çevresi… Yalnızken kalabalıktı. Bazen balkona açılan odadan, balkondaki somya üzerine konmuş döşekten yatağında düşünceli düşünceli oturuşunu izlerdim. “Ne düşünüyorsun?” diye sormak isterdim ama yapamazdım elbette. Ne haddime, anneye böyle bir soru soramazdı ki çocuklar, anne zaten düşündüğünü söylemek isterse söylerdi. Gece yarısı hırsız uğursuz gelirse atmak için somyasının altını taş doldurtmuştu. O düşünceli hali, heybetli görünürdü gözüme. Kamburu çıkmıştı. Anneme başka bir güzellik katıyordu omuzlarının çökmüş hali… Güçlüydü güçlü olmasına da yorgundu, çok yoruluyordu. Ağır geliyordu birkaç ailenin, bu kadar insanın yükünü sırtlanmak. Böyle anlarda içimde bir sıcaklık uyanır gidip sarılmak isterdim anneme. Ama biz hiç sarılmıyorduk ki birbirimize. Bayramlarda elini öptüğümde bile sarıldığımızı hatırlamıyordum. Yalnızdı annem, bir o kadar kalabalık… Keşke onunla konuşabilseydim, belki o kabuslardan kurtulurdum. Yapamıyordum. Ben de yalnızdım, yalnız büyüyen bir çocuk… Üstelik daha çocuk yaşta köksüz bir yalnızlığı, zorunlu bir tercihle kabullenen bir çocuk.
Sardunyaların yapraklarını okşayan ellerimi çektim. Havuzun kenarına oturdum. Mandalina bahçesinin yerine yapılan evimize baktım. Turuncu karanlık görmeye başladı gözlerim yine, turuncu koku duyumsadı. Geçmişe daldım.
O rüyaları gördüğüm gecelerin sabahlarının birinde uyanınca pencereden, evimizin yan tarafında kalan mandalina bahçesine baktım. Sabahın çiyi bahçesindeki otların üzerinde ışıldıyordu. Dışarı çıktım. Evin arkasındaki havuza su doldurmak için kurulmuş tulumbadan su çekerek elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltı hazır değildi daha, havuzun yanındaki dut ağacına çıktım. Dut ağacı çok yarenlik etti bana kâbuslarımın ertesi sabahlarında. Saatlerce dalında oturuyordum. Ta ki o karanlık girdaptan çıkana kadar. Meyve vermemişti henüz, mevsimi değildi. Dut ağacının üzerinden mandalina bahçesine baktım biraz daha. Gökyüzü dingindi. Ben de biraz sakinlemiştim. İndim dut ağacından havuzun kenarına gittim. Yeniden tulumbadan su çektim. Bu sefer kovaya doldurdum. Çiçekleri sulayacaktım. Gözlerimi çiçeklerin üzerinde gezdirdim, karanfillerin, hanımelilerin… Gece gelen canavar gerçek miydi? Gerçek ve rüyayı ayırt edemez olmuştum. Çiçeklerim, güzel çiçeklerim iyi ki varsınız. Dikdörtgen havuzumuzun çevresindeki çiçeklerimizden en çok sardunyaları seviyordum. Mis kokularıyla reyhanlarımız; mor, yeşil, çay çiçeklerimiz, büyük yağ tenekelerine ekili güllerimiz, aşk merdivenlerimiz, hanımeli çiçeklerimiz vardı. Ben en çok sardunyaları severdim. Sarı Nova yağ tenekelerine ekmiştim sardunyaları. Sardunyaları incir ağaçlarının köklerinden kazdığım toprakla dikmiştim. Beyaz, pembe ve kırmızı sardunyalar… Toprağa dağılan yaygın köklerinden kopmuş, köksüzlüğü tercih etmiştim. Kök neydi ki canım sardunyalar? Evet toprak genişti ama ben köksüzdüm. Elbette köklerim vardı ama bu köklerin üzerinde ne kadar yeşermeye çalışsam kuruyordum. Bu köklerden bir dünya kuramıyordum güzellerim. Saksılar benim dünyamdı. Ellerimle kazımıştım toprağı incir ağacının köklerinden. Kendi köklerimi salmıştım toprağa. Kendi saksı toprağıma. İncir ağacının altına da ekebilirdim sizi ama ben saksı tenekelere ekmek istedim. İncir ağacının köklerini istemiyordum. Sizin kendine yeten sadece ışık, toprak ve suyla beslenen güzelliğiniz size yeter. İncir köklerine karışan sardunyalar olun istemiyordum. Yersizliği, yurtsuzluğuyla barışık sardunyalarımı seviyordum. İncir ağacının gri merhametine ihtiyacınız yok canım sardunyalarım. Şefkati yok o sütü yeşil memelerinden taşan gri merhametin. Toprağına, özüne diktatör incir ağacı… Vereceğini verdi dallarına incir ağacı. Ötesi sizin için ışık ve su sardunyalarım. Bırak sardunyalarımı incir ağacı. Merhametini esirgediğin sardunyaları azat et toprağından. Kendine ait güzelim sardunyalar… Benliğime kattım sizi, ışık ve suyla yetinmeyi öğrendim sizinle. Direncinizle rengârenk çiçek açmayı… Arsız sardunyalarım benim. Hüznüm, kederim, köksüzlüğüm, direncim, isyanım sardunyalar…
Maşrapayı kovaya daldırırken Şengül yengem yanıma geldi, yüzüne baktım, “O da canavarı görmüş müydü?” anlamaya çalıştım. Görmüş gibi durmuyordu. “Akşam çok sayıkladın uykunda,” dedi bana. Beni kahvaltıya çağırdı. Verandaya kurmuşlardı kahvaltıyı. Gidip oturdum. Sofra bezini dizlerime çekerek sinideki kahvaltılıklara baktım. Köy peyniri, yoğurt, zeytin, yağda kavrulmuş biber salçası, domates ve salatalıktan oluşan bir kahvaltıydı. Annem çayları doldurmamı söyledi. Çayını anneme uzatırken ellerimiz birbirine dokundu buz gibiydi annemin elleri. Sanki elleri sıcak olsa rüya mı, gerçek mi olduğunu ayırt edemediğim kabuslarımı anlatabileceğimi hissettim. Yapamadım, elleri buz gibiydi. Şengül yengem her zamanki güler yüzüyle kahvaltı ediyordu. Annem, Şengül yengem hiç kimse bilmiyordu gerçek olan kabuslarımı. Anlatsam da inanmazlardı ki. Hatta yalan söylüyorum diye kızabilirdi annem. Yine tek başıma, yine yalnızdım.
Havuzun kenarında ne kadar oturdum bilmiyorum. Hava kararmak üzereydi. Biraz ders çalışsam iyi olacaktı. Yukarı çıktım, salona geçerek masamın başına oturdum. Nergisleri kokladım uzun uzun. Annem kokuyordu nergisler.
Editör: Nisa Demirtaş
- Nergisler ve Sardunyalar - 19 Mart 2025
- Jina Amini - 15 Mart 2025