Emin Gürdamur, Ateşkes Çadırında Silah Sesleri’nde, nivolanın tüm meziyetlerini sonuna kadar kullanarak, bu dünyanın “Madde mi ağırdır, mana mı?” sorusundan mürekkep ezeli kapışmasını taşradan kente sarkan, geçmişten bugüne ulanan bir hikâye etrafında kurallarını kendi koyduğu bir anlatı sunuyor. Devamlı diken üstünde oturttuğu okuru, şirazesi kaygan bir atmosferde, müphem bir sonucun ortaya çıkmasını bekleterek son sayfaya kadar tabiri caizse esir alan Gürdamur, nihayetinde yukarıdaki o ebedi soruyu bomba gibi kucağımıza bırakıp arkasına bile bakmadan kaçıyor. Belki de orada duruyor. Kim bilir? Sonuçta bu bir nivola…
Sanat ve edebiyatta, kim tarafından, nasıl ve neden çizildiği belli olmayan sınırların bir adım ötesine geçtiğiniz anda, bu, bir “olay” olarak karşılanır. Yazan, çizen, çeken, oynayan sanki sanat dünyasını sarsmışçasına gerek okurlar, izleyenler gerek de eleştirmenlerce bu “olay” büyük bir şaşkınlıkla karşılanır. Kimi sanatçıyı koyacak yer bulamaz, kimi yerin dibine sokar, kimi okunmaya, izlenmeye değer bile bulmaz. Sanatın belirleyici unsurunun ne olduğu hâlâ sırrını koruyor ve korumaya da devam edecek. Zira bunun bir formülü vardır ancak esasında gönül işidir. Biri öykü sever, öteki şiir okumaz, beriki roman hastasıdır. Bu yüzden pek sevdiğimiz kategorileştirme işini bir yana bırakıp eserin kendisine odaklanmakta fayda var. Tıpkı Emin Gürdamur’un Ketebe Yayınları’ndan çıkan son kitabı Ateşkes Çadırında Silah Sesleri’nde olduğu gibi.
Yine geçtiğimiz aylarda Ketebe Yayınları tarafından okuyucuyla buluşan Sis adlı romanını, uyulması elzem olan kuralları reddederek yazan ve adını da “nivola” diye kendi koyan Miquel de Unamuno’nun izinden giden bir biçimle, ömrünü kitaplar, cümleler, sayfalarla ören akademisyen Aziz’in, harflerin dışında da bir dünya olduğunu keşfe çıkmak için tüm kelimeleri öldürerek dış dünyaya açılmasını anlatan Ateşkes Çadırında Silah Sesleri, bu dış dünyaya açılımın aslında, Aziz’in iç dünyasına bir kapı araladığını, farklı merdivenler kullanarak okurun önüne ipuçlarını bırakan ve okuru da çıkışa doğru birlikte sürükleyen bir kitap.
Sonradan anlayacağımız üzere kitabın ana karakteri Aziz, bir akademisyen. İşi gücü okul. Ama esas “işi” kelimeler. Daha doğrusu kitaplar. Hayatın sırrını kitaplarda aramaya kendini vakfetmiş, bunun için etrafına saydam da olsa en kralından duvarlar örmüş, öyle ki, bir görünüp bir kaybolan Seher’i bile bu uğurda gönlünden çıkarmış bir zamane dervişi. Ancak ne olduysa oluyor ve o güne kadar kitapları yaşamın gayesini bulmak için kullanan Aziz tüm o sayfalarda yazan kelimeleri yok etmeye karar veriyor. Daha da ileri gidip tekrar karşısına çıkmasın diye de bir kelime mezarcısına gömdürüyor. O andan itibaren bir başka zaman dilimine giren Aziz, bu dünyanın faniliğinin çıplak gerçekliğiyle yüzleşerek geriye doğru saran bir film makarasının kareleri gibi tüm hayatını bir kez daha ama bu kez kelimelerin ağırlığı olmadan deneyimlemeye başlıyor. Gerçekle gerçek üstü birbirine karışıyor. Kişiler, olaylar, zamanlar iç içe geçiyor. Hayatın aynı yere çıkan kaçınılmaz tek yönlü yolculuğunda başa döndüğündeyse mananın o eşsiz karmaşasıyla aşk olan ruhu, içinden çıkılmaz bir soru işaretiyle Aziz’in karşısında sallanıyor.
Emin Gürdamur, Ateşkes Çadırında Silah Sesleri’nde, nivolanın tüm meziyetlerini sonuna kadar kullanarak, bu dünyanın “Madde mi ağırdır, mana mı?” sorusundan mürekkep ezeli kapışmasını taşradan kente sarkan, geçmişten bugüne ulanan bir hikâye etrafında kurallarını kendi koyduğu bir anlatı sunuyor. Devamlı diken üstünde oturttuğu okuru, şirazesi kaygan bir atmosferde, müphem bir sonucun ortaya çıkmasını bekleterek son sayfaya kadar tabiri caizse esir alan Gürdamur, nihayetinde yukarıdaki o ebedi soruyu bomba gibi kucağımıza bırakıp arkasına bile bakmadan kaçıyor. Belki de orada duruyor. Kim bilir? Sonuçta bu bir nivola…
Editör: Melike Kara
