Yazar: 12:32 Röportaj

Lafa Boğulmak

Kitabın adı Lafa Boğulmak ama asıl boğulan kim? Okuyucu mu, karakter mi, yoksa yazarın kendisi mi?

Yazma ve okuma eylemim, insanı anlamayı amaçlar. Aslında her birimizin eylemleri bunun üzerinedir, diye düşünürüm. Aradaki fark, olsa olsa bilinç düzeyinde olup olmaması ile ilgilidir. Bu yolda tecrübelerim bana insanın lafa boğulduğuna dair net bir izlenim vermiştir. Zira insanın karmaşık bir varlık olduğuna ve ne kadar derin işlenirse işlensin yüzeysel boyutta yansıtılabildiğine inanırım. Dolayısıyla bu karmaşayı anlamak için kurgu kişiler üzerinden kendimin olduğu kadar okurun da pay çıkarabilmesini arzularım. Boğulmanın yazar, okur ya da kurgu kişisi fark etmeksizin bütünü kapsadığını düşünürüm.  


Metinlerde zaman zaman anlamı zorlayan, bilerek karmaşıklaştırılmış paragraflar var. Bu, okuru sınamak için bilinçli bir tercih mi, yoksa yazım sürecinin doğal bir sonucu mu?

Metinlerimin yavan da olsa bir matematiğinin olmasını önemserim. Karmaşık olduğu düşünülebilecek pek çok parçadan söz edilebilir. Faklı metinler için de aynı şey geçerlidir. Bu, biraz da okurun birikimiyle ilgili. Ancak ortada bir karmaşa varsa bu, insanı doğal haliyle işleme çabasının sonucu olur. Söz gelimi bu söyleşiyi okuyan hangi insanın zihninden sadece burada yer alan kelimelerin, anlamların geçtiğini iddia edebiliriz?


Kitap, günlük hayatın sıradanlıklarını tuhaflaştırarak anlatıyor. Sence sıradan bir hayat gerçekten var mı, yoksa herkes kendi kaosunu mu yaşıyor?

“Sıradan” sözcüğü metin eleştirileri yaparken benim de zaman zaman başvurduğum bir sözcük. Fakat bu başvuru; biraz da çaresizlikten, ortak bir dil kullanabilme zorunluluğundan kaynaklanıyor. Yoksa insan, sıradan bir varlık değil. Dolayısıyla eylemlerini en azından eylemlerinin tamamını “sıradan” olarak değerlendirmek doğru olmaz. Belki estetik düzeyin tatmin etmemesi biçiminde değerlendirmek uygun düşer. Bu doğrultuda kavrayamadığımız insan mefhumunun bizdeki yansıması kaotik biçimde tezahür eder. Bunu çözmek kolay değil. Tabiidir ki anlaşılabilir düzeye indirgeriz. Bense o kaosun içinde mümkün olduğunca kalmaya çalışırım. Özetle –eğer ille de “sıradan” sözcüğünü kullanacaksak- kaosumuzun doğal, onu anlama çabamızın ise sıradan olduğunu düşünürüm.


Anlatıcının iç sesiyle dış dünyadaki olaylar arasında sürekli bir çatışma var. Bu, insanın kendini anlatmadaki başarısızlığını mı gösteriyor?

Anlatıcı ya da kişi temsiliyle aslında farkında olmasa bile insanın kendiyle ne kadar güçlü bağlantılar kurabildiğini ve buna odaklanabilirse başarı sağlama şansını arttırabileceğini göstermeye çalışırım. Bunu ifadeye dökmek elbette kusurlarla dolu olacaktır. Dolayısıyla bu anlamda bir başarısızlıktan söz edebiliriz. Ancak bu başarısızlık, değerli bir başarısızlıktır kanımca. 


Öykülerde bazı şeyler açıkça söylenmiyor, karakterler de bazen anlatıyı kesip kaçıyor gibi. Okurun tamamlaması gereken boşluklar bırakmak senin için bir tercih mi?

Okuduğum metnin bana yorum yapabileceğim alanlar sağlamasını kıymetli bulurum. Bir anlamda benim gibi düşünenlere de mümkün olduğunca yardımcı olma çabasıdır bu. Ayrıca ben başaramasam bile bu tavrın herhangi bir metnin yeniden okunmasını sağlayabileceğine inanırım. Zannederim metnin iskeletinde ortak kanılara varmak mümkünse de bütünü için aynı kaide geçerli olmamalı. Birilerinin muhayyilesi ya da birilerinin muhayyilesi vesilesiyle metin büyümeye devam etmeli. 

Metinlerde karakterlerin bazen var olup olmadığı bile şüpheli hale geliyor. Gerçeklikle kurgu arasındaki bu belirsizlik, kitabın genel derdinin bir parçası mı?

Yazarın, mutfağını okura açmaması taraftarıyım. Bu sebeple soruları hem bu minvalde telakki ediyor hem de mutfağı çok fazla belirginleştirmeden cevaplamaya çalışıyorum. Diyebilirim ki başaramasam da hemen her sözcüğün, unsurun bir işlevinin olmasına dikkat ederim. Soruda karakterlerle ilgili olan şüphe, ulaşmak istediğim hedeflerden biri. Ama elbette böyle başka onlarca şeyden söz edilebilir.


Bazı bölümlerde karakterler okurla konuşuyor gibi, bazen de tamamen içine kapanıyor. Bu anlatım kaymaları bilinçli bir oyun mu?

Eylemimi, mevzum ne olursa olsun keyifli hale getirmek isterim. Fakat bazen de bu keyifli hali bir kamuflaj olarak kullanmaya çalışırım. Okurunu seçen metinleri sevmem, günlük hayatımda düşüncelerimin ve duygularımın bana bu biçimde eşlik etmesi elbette metinlerime belirli bir çehre veriyor. Bunun değerli olup olmadığını ise okurun takdirine bırakabilirim.


Kitabın en sert bölümlerinden birinde karakterin gerçekle bağı kopuyor gibi görünüyor. Gerçekten deliren o mu, yoksa okuru delirtmek gibi bir niyetin var mıydı?

“Gerçek” olarak addettiğimiz şeyin ne olduğu konusunda mütabakata varabildiğimizi düşünmüyorum. Nedir gerçek? İçimizdekiler mi, dışımızdakiler mi? Benim açımdan kesin olan şu ki gerçek içimdedir. Onu bulduğumu düşündüğümde ise görünür hale getirmeye çalışırım. Fakat bunun zaman zaman hırçın, mizahi, fantastik çerçevede ya da sorudaki deyimle delilik olarak değerlendirilebileceğinin de farkındayım. Niyetim; bunu halkasında karakterlerimin, kendimin ve okurun da yer aldığı bir halayla kutlamak.

Bu kitabı tek bir kelimeyle tanımlaman gerekseydi, hangi kelimeyi seçerdin? (Ama “laf” demek yasak!)

Buna, en çok da aptalları kurtaran sihirli bir sözcükle cevap vermek isterim: Şey.


Eğer bu kitap sahnede tek kişilik bir oyun olarak sahnelenseydi, oyuncunun en çok zorlanacağı yer neresi olurdu?

Karakterlerin tepkileri daima içseldi. Bunu yansıtabilmek herhalde kolay olmazdı, diye düşünüyorum. Teveccühünüz, emek verdiğinizi anladığım ve mümkün olduğunca benzer anlayışla cevaplamaya çalıştığım sorularınız için teşekkür ederim.

Visited 47 times, 3 visit(s) today
Close