Babam öldüğünde annemin karnında altı aylıkmışım. Rahmetli annem bir ilkokulda hizmetliyken emekli oldu. Annemin çalıştığı okulun müdürünün önayak olması neticesinde Balıkesir Ebe Okulu’ndan 1946 yılında ebe olarak mezun oldum. Mezuniyetimden sonra kışa doğru kendi ilçemize yakın bir yere, köyler grubu ebesi olarak ilk tayinim çıktı. 8-10 köyün ebeliğini yapacaktım. Ebeliğin yanında bir sağlıkçının yapması gereken ne varsa onu da yapacaktım. Hatta acil durumlarda buna operatörlük de dahildi.
Merkezi durumda olan köyde ikamet etmeye başladık. İkamet ettiğimiz köyün muhtarıyla tüm köy halkı da bize sahip çıkmışlardı. O zamanlar, ne böyle yollar vardı ne de motorlu araçlar. Tek ulaşım aracı atlar ve merkeplerdi. Tek tük de olsa traktöre ve diğer motorlu araca rastlayabiliyordunuz. Eğer sorumlu olduğum köylerde doğum veya sağlık hizmetleriyle ilgili olarak bana ihtiyaç duyulursa, bana ihtiyacı olan köyün, köy korucusuyla haber verilir yine köy korucusuyla ve hasta sahibiyle atla veya yaya olarak o köye gider hizmet verirdim.
Birkaç günden beri devamlı yağan kar her tarafı kaplamıştı. Annem öğle namazını kılmış, birlikte teneke sobamızın ısıttığı odamızda camın kenarında oturuyorduk. O zamanlar elektrik pek yoktu. Hatta bırakın köyleri her ilçede bile yoktu. Gaz lambaları vardı. Ben elimde örgüm, annem de gaz lambasını almış çomağa doladığı bezle lambayı silmeye çalışıyordu. Lamba gece boyunca sabaha kadar yandığından is yapardı. Her gün öğleden sonra silinirdi. En iyi, en çok ışık veren lamba ise 5 numara lambaydı. Kar hâlâ yağmaya devam ediyordu.
“Ebe Hanım, ebe Hanım..”
Annem gözlüklerinin üstünden bahçeye baktı,
“Bak kızım muhtar bağırıyor galiba.”
Kalktım pencerenin perdesini aralayıp dışarı baktım. Muhtarın yanında tanımadığım bir köy korucusu, bir de adam vardı. Bahçeye çıktım,
“Buyur muhtar hayrola?”
“Hayır, hayır da bu havada da nasıl hayır.”
“Buyurun içeri gelin de konuşalım.”
İçeri girdiler. Köy korucusuyla yanındaki adam yanmakta olan sobanın yanına sokulup ellerini ovuşturmaya başlamışlardı. Belli ki çok üşümüşlerdi.
Muhtar:
“Ebe Hanım bu arkadaş şu tepenin arkasındaki köyün korucusu, şu da hastanın eşi.”
“Hayırdır?”
Korucu söze girdi,
“Ebe Hanım, arkadaşın eşi doğum yapmak üzere. Akşamdan beri köyde kadınlar uğraştılar ama beceremediler.”
“Eeeeee!”
“Baktık ki olmuyor seni almaya geldik.” Hastanın eşi lafa karıştı,
“Aman hanımım yardım edin ne olur karım çok acı çekiyor.”
Muhtar,
“Hava da kötü ama…”
“Muhtar, sen tamam dersen beni devlet bu günler için okuttu, görevlendirdi. Kar, kış, tufan fark etmez. Görev görevdir.”
Hani galiba biraz da cahilliğin ataklığı vardı bende. Anneme baktım, sen bilirsin der gibi, ellerini iki tarafa açtı.
“Bu arkadaşlardan çekinme, bunlar sağlam arkadaşlardır. Seni aldıkları gibi işin bitince buraya getirirler inşallah, orasını takma kafana,” dedi muhtar.
Giyindim çantamı aldım, dışarı çıkarken annem usulca,
“Kızım silahını aldın mı ?” dedi.
Devlet bize silah da vermişti.
“Tamam anne sen merak etme çantamda.”
Üç at getirmişlerdi. Birine ben diğer ikisine de korucuyla hasta sahibi bindi, beni ortalarına aldılar. Atımın da yularının birini korucu tutuyordu. Karda bata çıka başladık yol almaya.
Köyümüzün çıkışına kadar muhtarımız ve bizim korucumuz bizi uğurladı. Yaklaşık gideceğimiz köy dört kilometre kadardı ama o zamanlar şimdiki gibi yollar nerede.
“Ebe Hanım, daha kısadan gitmek için şu tepeyi aşmaya ne dersin?” dedi korucu.
“Sen bilirsin, neresi daha yakın ve emniyetli ise olur,” dedim.
Başladık benim atım ortada bayırı tırmanmaya ama kar sanki hızını dahada artırmış iri iri yağıyordu. Karla birlikte de kavurucu bir soğuk vardı. Galiba o zamanların soğuğu da daha soğuktu sanki. Tepeye vardığımızda arkama baktım bizim köyün muhtarı ile korucusu hayal meyal görünüyordu. Atlar tipiden etkilenmiş olacaklardı ki huysuzlanmaya başladılar. Atımın yularının diğer ucunu ise hastanın eşi tutuyordu. Karlara bata çıka ilerliyoruz. Zaman zaman atlarımız karınlarına kadar kara batıyor, zorla yol alıyoruz.
“Bu havada kurtlar da vardır,” dedim.
“Vardır Ebe Hanım,” dedi korucu, “vardır da bak hem bende hem de arkadaşta tüfek var, evelallah hiç korkma sen.” Ne kadar yol aldık bilemiyorum köy artık görünmüyordu.
“Vardık galiba,” dedim.
“Daha yolumuz var,” dedi korucu. Bir ara atlarımız huysuzlandı. Etrafa bakındık, yaklaşık yüz elli metre kadar sağ tarafımızda ağaçlığın kenarında köpekler toplanmış da bize bakıyorlardı sanki.
“Köpekleri gördün mü?” diye korucuya seslendim. Korucu gülerek,
“Onlar köpek değil, kurt! ama sen korkma!” Ben hemen çantamdaki silahımı çıkarıp emniyetini açtım.
“Oooo..! Ebe Hanım siz de boş değilmişsiniz,” dedi hastanın eşi.
“Eeeee..! Ne yaparsın böyle zor durumlar için devlet verdi onu.” Korucu atından indi, yularını adama verdi. Birkaç adım kurtlara doğru yürüdü ve silahını doğrultarak birkaç el ateş etti. Kurtlar gözden kaybolmuşlardı. Tekrar yola koyulduk. Silahımın emniyetini kapatıp mantomun cebine koydum. Köye yaklaşmıştık. Artık köyün evleri tipiye rağmen görünüyordu. Köye iyice yaklaştığımızda köyün dışında elinde silahlarla birkaç adamın bize doğru geldiğini gördüm.
“Silah sesini duydular ya ondan yardıma geliyorlar.”
Gelenler,
“Silah sesini duyunca koştuk.”
“Kurtlardı, birkaç el ateş edince gittiler.”
Köyün diğer kıyısındaki eve geldiğimizde,
“Burası,” dedi adam.
Attan indim.
“Ebe Hanım biz şu karşıki kahvede bekliyoruz eğer bize ihtiyaç olursa haber verecekler.”
“Tamam!”
Ev o zamanın şartlarına göre kerpiçten yapılmıştı. Odaya girdiğimde odada iki orta yaşlı kadın bir de sedirde yatan sürekli inleyen genç bir kadın vardı. Odada soba yoktu. Kapının tam karşısındaki duvarda ocaklık vardı. Kalın meşe odunları çatır çatır ses çıkararak yanıyordu. Odayı da çok güzel ısıtıyordu. Ateşin üstünde de kocaman bakır bir güğüm vardı.
“Hoş geldin Ebe Hanım,” dedi.
“Hoş bulduk teyze, durum nasıl?” Biri kızın annesi diğeri de doğum yapacak olan kızın kaynanasıymış.
“Akşamdan beri uğraşıyoruz ama bir türlü olmadı,” dedi kızın annesi.
“Kaçıncı doğumu?”
“İlk.”
“Bir de ben bakayım, sıcak suyu hazırlayın.”
Kadını sedirden aşağı aldık. Muayene ettim, su kesesi boşalmıştı, doğum çoktan başlamıştı. Bebek ters geliyordu. En zor doğum buydu.
“Korkmayın ama bebek ters geliyor ben bebeği içeride çevirmeye çalışacağım. Kızının başını hafif kaldır ve şu yastığı koy, kollarını sıkı sıkı tut. Sen de bacaklarını yarım kır ve aç bakalım.”
Ters durumda olan bebeği çevirmeye çalıştım. Uzun uğraşlardan sonra bebeği kısmen de olsa normal hale getirmeyi başardım. Kadın can havliyle bağırıyordu. Kaynanası ile annesi de zaman zaman bana bağırıyorlardı.
“Ebe! Ebe! kızımızı öldüreceksin!” gibi şaşkınlığın ve korkunun verdiği telaşla bana veryansın ediyorlardı ama hiçbirini duymuyor işimi yapıyordum. Kurtarmalıydım kadını ve çocuğu. Bebeğin başını artık rahim ağzına iyice oturtmayı başarmıştım. Bu seferde ben bağırdım.
“Bırakın cazgırlığı da işinizi yapın, sen kollarını sıkı tut, sen de ben hadi deyince karnını yukarıdan aşağıya doğru hafif hafif bastıracaksın, tamam mı?”
Herkes suspus olmuştu. Tekrar ayaklarının arasına girdim ve bebeğin başını görünce,
“Ikın ıkın… Hadi derin derin nefes al ver ve ıkın hadi. Sıkı tut, kızın kollarını bırakma, sen de hafif hafif ovalar gibi aşağıya doğru bastır. Ikın ıkın, hadi, hadi ıkın…” Bebeği çıkardım ve elime aldım, ayaklarından tutup baş aşağı ters çevirdim ve keratanın kıçına bir şaplak vurduğumda odayı bebek ağlaması sardı. Baktım herkes ağlıyordu.
“Hadi geçmiş olsun nur topu gibi bir kızın oldu, gözün aydın! Göbek adını ne koyacaksanız? Söyleyin de göbek bağını keseyim”
Kaynanası,
“Senin emeğin çok adını koy.”
“Olmaz!”
“Öyleyse hem babaannesinin hem de anneannesinin adını koyalım.” Bebeği sardım ve annesinin yanına koydum. Haber, kahveye ulaşmıştı. Kapının önündeki seslerden köyün yarısının orada olduğunu anladım.
“Babasını çağırın,” dedim.
“Gözün aydın kardeşim nur topu gibi eli ayağı düzgün bir kızın oldu. Allah analı babalı büyütsün.” Adamcağız benim elimi öpmek için atıldı.
“Oooo!. O kadar da uzun değil, hadi git karına ve kızına bak.” Köyün kadınları gecenin geç olmasına rağmen odayı doldurdular. Baktım kimsenin kalkacağı yok.
“Hanımlar bebek de annesi de yorgun artık evlerinize gidin de yarın gelirsiniz.” Herkes dağıldı. Ben de bana hazırlanan yağda yumurtayı biber turşusu ile keyifle yedim.
“Geç oldu hani şöyle bir kıvrılsan, çok yoruldun, bir de sana bağırdık artık kusura kalma ne yaparsın…”
“Boş verin benim bütün yorgunluğum geçti. Alışacağız bunlara…”
Biraz temiz hava almak istiyordum, odanın dışına çıktım. Adam, sofadaymış ayağa kalktı,
“Hayrola hanımım?”
“Bir şey yok, hava alayım istedim.”
-“Eyi madem al al… Allah razı olsun, sana da epey zorluk verdik.”
“Bizim görevimiz kardeşim, biz bunun için varız.”
“Sağ ol Ebe Hanım, hakkını nasıl öderiz, bilmem.”
“Kızını elime alınca hepsi ödendi ödenecek bir şey kalmadı.” Kar hâlâ yağıyordu. Havanın soğuğu beni kendime getirmişti.
İçeri girdim. Ocaklığın üzerindeki çaydanlık gözüme ilişti.
“Bak bu çay iyi gelir işte,” dedim. Kaç bardak çay içtiğimi hatırlamıyorum. Benim için bundan daha büyük bir gurur yoktu. Bir ara ocaklığın yanında ateşin verdiği rehavetle dalmışım. Halbuki bana yer yapmışlardı ama ben ocaklığın başında oturmayı tercih etmiştim. Üzerime bir yorgan örterlerken uyandım.
“Uyandırdım galiba?”
“Boş ver ben iyiyim.”
Sabahleyin kar akşamki kadar yağmıyordu. Köyün korucusu ve adam atları hazırlamışlardı. Kızın annesi,
“Borcumuz ne?”
“Ne borcu teyze, borç morç yok, sizin borcunuz o annesinin yanında yatan küçük hanıma var, bana yok.”
“Olur mu kızım? ” dedi kaynana.
“Olur, olur.”
Kaynana “Gel kızım gel bakalım,” diye beni kolumdan çekti, odaya götürdü. Ocaklığın yanındaki yüklüğün perdesini açtı ve içinden bir çıkın çıkardı. Çıkının içinde kenarları oyalanmış bir sürü yemeni vardı.
“Beğen.”
“Olur mu öyle teyze? Olmaz.”
“Valla salmam seni, beğen.” dedi. “Olmaz,” dediysem de kenarları oyalanmış kırmızı bir çemberi elime tutuşturarak,
“Almazsan valla darılırım.”
Aldım çantama koydum. İşte ilk doğumum ve ilk verilen hediyeydi. Korucu ve adamla birlikte köyüme döndüğümde öğle ezanı okunuyordu. Bugüne kadar onlarca doğum yaptırdım ama yaptırdığım o ilk doğumu hiç unutmuyorum. 83 yaşındayım ve bir oğlum, iki kızım var. İlk doğumumda verilen o kırmızı çemberi sandığımın bir köşesinde saklarım. Çocuklarıma da, “İlk doğumumda verilen bu hediye kırmızı çemberi ben ölünce yüzüme örteceksiniz,” diye vasiyet ettim.
Editör: Nisa Demirtaş
- Ebe Anne - 3 Nisan 2025
- Uzaylı Doktorum - 16 Şubat 2025