Önce hastalığı sonra tedaviyi satıyorlar. Zihin kontrolü sayesinde iki kere para kazanıyorlar. Bir endüstri gibi. Anladın mı? (Sandy Gatz (Teddy Gatz’in annesi))
Yorgos Lanthimos’un son filmi Bugonia, 82. Venedik Film Festivali’nde ilk gösterimini yaptı ve vizyona girdi. Filmin başrollerinde Emma Stone (Michelle Fuller), Jesse Plemons (Teddy Gatz), Alicia Silverstone (Sandy) ve Aidan Delbis (Donny) gibi isimler yer alıyor. Film, Güney Koreli senarist ve yönetmen Jang Joon-hwan’ın 2003 yapımı Save the Green Planet!’ filminin bir uyarlaması. Bu son filmiyle Lanthimos, sinemaya bir süre ara vereceğini de dile getiriyor.

Bugonia, adını Antik Çağ’ın en ilginç ‘kendiliğinden oluşum’ mitinden alıyor. Arıların, kurban edilen bir öküzün çürüyen bedeninden yeniden doğduğuna dair olan bu inanç; ölümden yaşamın ve çürümeden ise düzenin çıkabileceğini simgeliyor. Bugonia, doğal nedenlerle ölmüş bir öküzü değil, tam aksine; insanın doğaya müdahale ederek yaşamı yaratmak amacıyla uyguladığı planlı, şiddetli ve spesifik bir kurban ritüeli. Doğal bir ölümü ifade etmeyen bu kavram filme kurtuluşun veya yeni bir düzenin ancak kasıtlı ve vahşi bir fedakârlıkla mümkün olabileceği vurgusunu ekliyor. Sonuçta bunlar kendiliğinden olan şeyler değil, biz oldurmak zorundayız… Lanthimos bu ismi seçerek, yok oluş ve yeniden doğum arasındaki grotesk döngüyü, ekolojik bir kriz ve toplumsal paranoya üzerinden yeniden kurguluyor.
Filmde ise bu kavram günümüz dünyasında tersyüz edilerek artık çürümeden yaşamın doğmayacağını; yaşamın, çürümenin ta kendisine dönüştüğünü gösteriyor. Ölmekte olan arı kolonileri de insanlığın içine düştüğü umutsuz durumun bir yansımasını oluşturuyor.
Film, yazgıları şiddetli bir biçimde kesişen iki trajik karakter etrafında şekilleniyor. Emma Stone’un hayat verdiği Michelle, Auxolith Corp. adlı ilaç şirketinin acımasız ve kibirli CEO’su olarak karşımıza çıkıyor. Şirketinin ürettiği tarım ilaçları arı popülasyonunu yok oluşa sürüklerken, deneysel bir ilaç da Teddy’nin annesini komaya sokuyor. Diğer yanda ise Jesse Plemons’ın hayat verdiği Teddy; doğaya saygılı bir arıcı olmanın ötesinde, annesinin durumundan ve ekolojik yıkımdan sorumlu tuttuğu Michelle’i dünyayı ele geçirmeye çalışan bir uzaylı olarak gören komplocu bir aktivist.
Teddy, beceriksiz kuzeni Donny ile Michelle’i kaçırıp çiftlik evinin bodrumuna hapsetmesi filmdeki temel gerilim unsurunu oluşturuyor. Amacı, Michelle’i “kendi ırkına” (uzaylılara) mesaj göndermeye zorlamak olan Teddy için bu eylem sadece fiziksel bir alıkoyma değil, iki karakter arasında giderek derinleşen psikolojik bir savaşın da başlangıcı oluyor.
Teddy’nin Andromedalı uzaylılar hakkındaki saplantısı, aslında büyük ilaç şirketlerinin zehirlediği dünyaya karşı duyduğu derin öfkenin ve çaresizliğin bir dışavurumu. Arıların kitlesel yok oluşu üzerinden anlatılan çevre felaketi, opioid kriziyle derinleşen kurumsal ihanet ve kırsal yaşamın çözülüşü, hikâyenin altyapısını oluştursa da Lanthimos’un asıl başarısı, izleyiciye, “Gerçek canavar kim?” sorusunu sordurmasında. Michelle, açgözlü kapitalizmin soğuk ve hesapçı yüzünü temsil ederken; Teddy, sisteme başkaldıran ancak şiddet dolu eylemleriyle kendi ahlâki zeminini de baltalayan trajik bir anti-kahraman.
Hikâye ilerledikçe, başlangıçtaki flu karakter algıları yerini ikilemlere bırakıyor. İlk bakışta; zenginliği, sağlıklı yaşam takıntısı ve beyaz yakalı kibriyle nefret uyandıran Michelle, çiftlik evinin bodrumunda maruz kaldığı işkenceler yüzünden seyircide bir “mağduriyet” ikilemi yaratıyor. Diğer tarafta haklı çevresel kaygılar taşıyan Teddy ise yöntemlerindeki vahşetle kendi amacını lekeliyor. Lanthimos, siyah-beyaz ayrımına sahip olmayan bu trajik karakterler üzerinden seyircinin kimin tarafında duracağı konusunda kasıtlı bir yanılsama inşa ediyor. Her iki karakter de kusurlu, kırılgan ve kendi doğruları uğruna şiddeti meşru gören birer kurban ve aynı zamanda fail oluyor.
Aristoteles’in Poetika’sında “trajik hata” veya “yargı hatası” olarak tanımladığı hamartia, Lanthimos evreninde genellikle karakterin kendi yarattığı (veya maruz kaldığı) çarpık mantığa körü körüne sadakatinden doğar. Teddy’nin trajik hatası, acı verici ve kaotik bir gerçeği (annesinin hastalığı, doğanın çöküşü) kabullenemeyişidir. Teddy, başına gelen felaketlerin “rastgele” veya “sistemsel” olduğunu kabul etmek yerine, bunlara insanüstü bir ‘’anlam’’ yüklemeyi seçer. Aciz hissetmemek için kendini bir “kurtarıcı” (savior) konumuna yükseltir. Michelle’i sadece bir CEO değil, bir “uzaylı” olarak görmesi, onun acımasız gerçeklikten kaçış yoludur. Bu yargı hatası, Teddyi içgüdüsel bir çöküşe sürükler. Dünyayı kurtarma arzusu (iyi niyet), uyguladığı şiddetle (kötü eylem) bir tezat yaratır ve kendi davasını sabote etmesine yol açar.
Michelle’in trajik hatası ise klasik Yunan trajedilerindeki hubris’e (tanrısal düzene kafa tutan kibir) çok yakındır. Kendisini doğanın bir parçası değil, onun “yöneticisi” veya “sahibi” olarak görür. Sadece arıları değil, insanları (Teddy gibi “küçük” gördüğü insanları) da yönetebileceğini, manipüle edebileceğini düşünür. Gücüne, zekasına ve statüsüne olan aşırı güveni, karşısındaki “tehlikeyi” (Teddy’yi) başlangıçta küçümsemesine neden olur. Doğayı (arıları) kontrol altına almaya çalışırken yarattığı yıkım, kendi sonunu hazırlayan mekanizmanın aynısıdır. Michelle’in hamartiası, onun “dokunulmazlık” illüzyonudur. Bu illüzyon, bodrum katında fiziksel ve psikolojik olarak Teddy tarafından yavaşça parçalanır.
Kara mizah ile trajedinin iç içe geçtiği Bugonia, insanlığın kendi yarattığı kısır döngüden çıkıp çıkamayacağını sorgulayan felsefi bir boyuta sahip. Bodrum sahnelerindeki klostrofobik atmosfer ile dış dünyadaki doğa çekimleri filmin tematik karşıtlığını görselleştiriyor. Filmde kullanılan müzikler ve sessizlik anları ise gerilimi tırmandıran en güçlü araçlar.
Nihayetinde Bugonia, adını aldığı o kadim ritüelin vaadini modern insanın yüzüne karanlık bir ayna gibi tutarak son buluyor. Lanthimos’un grotesk evreninde asıl trajedi, bir uzaylı istilası değil; birbirimizi ‘öteki’ ilan etmeden dünyayı anlamlandıramayışımız. Teddy ve Michelle’in kanlı mücadelesi bize şunu fısıldar: Gezegenin en korkunç uzaylısı, kendi türüne ve doğasına yabancılaşmış insanın ta kendisidir. Belki de arıların o çürümüş bedenden yeniden doğabilmesi için, önce insanlığın kendi yarattığı bu kibrin kurbanı olması gerekiyordur.

Editör: Mete Karagöl
- Çürümenin Distopyası: Bugonia - 7 Ocak 2026
