Kadınların bedenlerine işlenen ve tarihi binlerce yıl öncesine dayanan bir çeşit sanat ve dövme biçimi olarak tarif edebiliriz “Deg”i… Degler, ezilmiş ve değersizleştirilmiş Mezopotamya kadınlarının kendilerini bir şekilde ifade etme yöntemi esasında. Bir nevi dile getiremediklerini sembolize etme çabası. Tarifsiz bir suskunluk çağı fakat diğer taraftan da derin bir isyan hali…
İçine attıklarını, bedenlerine işledikleri motiflerle haykırdıkları bir “başkaldırı sanatıdır” adeta.
Romalı Bilge Seneca “Hafif acılar konuşabilir fakat derin acılar dilsizdir,” der.
İşte Anadolu’da da bu büyük acılar, degler üzerinden dile getirilmiştir. Yazma oyalarındaki şekiller de dokuduğu kilimlerdeki nakışlar da kadının sessiz ifadesidir esasında. Her biri sözsüz bir edebiyat gibidir adeta ve en çok da kadın olma halinin esrarlı güzelliğidir. Aslında kayıp zamanların kutsal metinleri de diyebiliriz deg için. Umudun ve inancın kadın vücudunda sirayet etmiş halidir. Daha çok Kürt kadınlarında görülen deg, İslamiyete geçişte yerini kınaya bırakmış olmakla birlikte kültür hâlâ devam etmektedir. Dövme geleneği farklı isimlendirmeler ve farklı anlamlar içerse de Antik Yunan, Antik Mısır, Roma ve Mezopotamya’da yaşayan birçok halkın ve inancın ortak paydası olmuştur. Son çalışmalarda Göbeklitepe kazılarında, degle aynı motiflerin çıktığı görülmüştür. Bu konu üzerinde derin araştırmalar yapılacağı aşikâr. Kim bilir ne çok iz ve sır ortaya çıkacak? Şamanizm, Paganizm, Budizm ve Zerdüştlük gibi birçok inanç sisteminde kutsal kabul edilen güneş, ay, yıldız, kuş ve çeşitli geometrik figürler, kutsal metinler gibi insan vücuduna işlenmekteydi. Bu dövmeler sayesinde kötülüğün ve uğursuzluğun bedenden uzaklaştırıldığına inanılıyordu. Tanrıya yakın olmak ve ona olan inancını bir şekilde gösterme şekliydi aslında… Diğer taraftan da onlar için bir nevi muska görevini yerine getiriyordu o dövme. Orta Asya’dan gelen atalarımız, Şamanizm inanç sistemiyle dövme yapmaya başlamışlardır. Güneş Tanrısı, Ay Tanrısı için bedene yapılan dövmeler o günden bu yana insanoğlunun bir şekilde kendini ifade etme şekli olmuştur. Mezopotamya coğrafyasında özellikle elli yaş üstü kadınlarda rastlanılan ve geleneksel dövme olarak kabul edilen “deg”, günümüzde az uygulansa da örneklerine rastlamak hâlâ mümkün.
Degi diğer dövmelerden ayıran en belirgin özellik, yeni kız çocuğu doğurmuş bir annenin sütü ile yapılıyor olması. İnanışa göre bu sayede annenin doğurganlığı kız çocuğuna geçiyor ve bu bir çeşit hayır duası olarak kabul ediliyor. Anne sütü, isle karıştırılıp iğne yardımıyla deriye işlenen motifin üzerine sürülüyor. İşin bu kısmı bayağı acılı olsa gerek… Mavi ya da yeşil renge bürünen deg, bir ömür boyu bedenden silinmiyor. Çektikleri acıyı dile getirememenin sancısı, deg yaptırmanın sancısından fazla olmalı ki bu çileyi çekiyorlar. Deg kurallarından birisi, boşanmış ya da ölü çocuk doğurmuş kadınlara yapılmamasıydı. Kolektif ayrımcılığın bundan daha acımasız hali olabilir mi sizce?
Deglerde her bir motifin bir anlamı ve hikâyesi var esasında. İnsanın içini en çok sızlatanı da avuç içine yapılan 3 nokta dövmesidir. Bu dövme, üzerine kuma gelmesini önleme dileğini ifade ediyor. Aynı zamanda “görmedim, duymadım, konuşmadım” anlamına da geliyor. Suskunluğun ve çaresizliğin tarifsiz isyanı diyebiliriz belki de. Sadece üç nokta… Bundan daha derin bir haykırış olabilir mi? Avuç içine saklanan üç nokta… Kadınlara hâlâ susması salık verilirken o üç nokta yüreğimin tam orta yerine mıhlanıp kaldı desem yeridir.
Ceylan motifi güzellik, kuş motifi özgür olmak, ay dişil enerji, akrep gizem ve şifa, güneş bilgelik, taç ise güzellik, güç ve şans için işleniyor.
Beş köşeli yıldız ise tılsım olarak kabul ediliyor ve özel bir gizem sembolü olarak kullanılıyordu. Çeneye yapılan bir dövme, kocası tarafından terk edilmiş, yalnız kalmış ve çocuklarına tutunmuş kadının ifade biçimiydi. Kol içine yapılan çiçek motifi ise evli kadınların; kocaları evine bağlı kalsın, kollarında huzur ve mutlulukla uyusun diye yaptırdıkları bir dövmeydi. Çocuklarının başına bir şey gelmesin, kocası üstüne kuma getirmesin umuduyla yapılan dövmeler belki de kadının ilk kişisel terapi hamlesiydi.
Erkeğini elinde tutmak, elinin bereketli olması, nazardan korunmak, düşük yapmaktan korunmak, çocuklarının sağlıklı yaşaması ve uzun ömürlü olmak adına bedene kazınan işaretlerle bir şekilde ayakta kalma ve kendini ifade etme mücadelesi de diyebiliriz esasında. Her daim genç, güzel ve doğurgan olmak; erkeğini memnun etmek, hasta olmamak gibi öyle çok yükü vardı ki kadının. Ne yazık ki tüm bu dayatmalar günümüzde dahi “kadın olma halinin” acımasız faturası olarak önümüze koyulmaktadır. Bu nedenle “deg”i susturulmuş çığlıkların tercümanı olarak ifade edebiliriz. Kadının üzerine atfedilen onca yükü belki de böyle tolere edebiliyorlardı. Kendi içlerinde kurdukları bir nevi gizli anlaşma metniydi deg. İşte bu yüzden deg, acının sembolüydü.
Anlaşılmak için çekilen onca acıya değmiş midir bilmiyorum fakat duyulmak, görülmek var olmak için verilen mücadele tüm acımasızlığı ile devam ediyor ve ne yazık ki buralarda “kadının adı hâlâ yok…”
Editör: Nisa Demirtaş
- Bir Kadın Direnişi: DEG Mezopotamya’nın Sessiz Dili - 5 Nisan 2025