Seven öznenin, sevilen nesneye dair oluşturduğu tüm tavırlar bütünü aşk. Onu mal mülk, kariyer yahut başka türden sevilen nesnelerden ayıran, ona bu tutkuyu veren, öznenin bu ayrımı yapmasını sağlayan şey nedir? Önce her zamanki gibi kavramların doğru anlamlarını bulmaya çalışalım. 

Yukardaki aşk tanımında dikkat çeken noktalardan biri kapsamının dar oluşudur. Yani o, sadece işi yapan özneye göre şekillenir. Aşk deneyimi de bireyin o güne kadar oluşturduğu entelektüellik seviyesi ile paralel şekilde, onu takip ederek, özelliklerini belirler. Bu tıpkı kişinin öfkelendiği zaman onu yansıtma biçimlerinin kendi değer yargılarına göre şekillenmesine benzer. Değer yargıları, muhtemelen bireyin kalitesini belirleyen, ne kadar yerinde ve doyucu deneyimler içinde bulunduğuna dair bir ipucudur. O halde aşkı yaşama biçimi, kişinin tüm birikimlerinin sonucu olmaktan öteye geçemez. 

Yaptığımız tanımı irdelemeye devam edelim. Bir nesneye karşı oluşturulan tavırlar bütününün adı neden ötekilerden farklı bir adlandırmaya tabii tutularak aşk oluyor? Üstelik bu olumlu bir tanım olmaktan çok, nesneye yönlendirilen öfke, kıskançlık gibi tutumları da içeriyor. Aslına bakarsak, bilinçteki kargaşa halini yansıtıyor. Net bir zihin ve duygu durumu çıkartamayan kargaşa halini aşk hariç ne zaman yaşarız? Sorgulama yaparken. Her türden düşünceyi, sonucunu bulmak için değil sırf bilmek istemekten, zihnimizde evirip çevirirken aynı kaosun içine düşeriz. Yalnız buradaki önemli fark, sevdiğimiz nesnenin somut olarak hayatımızın içinde barınmasıdır. Şimdi eğer ben, dilin anlamsızlığı yahut varlığın bilgisi üzerine sonuç alamayacağım bir düşünüş silsilesi içine girersem aynı karmaşa halinde bulunmuş olurum. O halde aşk, zihni tıpkı diğer sorgulamaların yaptığı gibi kullanıp, içinden çıkılmaz ve çıkılmak istenmeyen bir halde bırakıverir. Burada sevilen nesnenin davranışlarına göre çözümler bulmak sadece geçicidir. Nasıl ki bilme açlığı yeni düşünce akımlarının ortaya çıkmasıyla son bulmuyorsa, aşkın zihinde oluşturduğu karmaşa da en uysal nesneye karşı bile son bulmayacaktır. 

Bize aynı tür hazzı veren iki farklı nesne bulduğumuza göre, birini ötekinin yerine kullanmak mümkün müdür? Bu soruya cevap vermek benim işim değil, ancak düşünmekten haz alan ve bunu hakikaten de sistematik bir şekilde yapan insanların aşktan daha az bahsettiğini söylemek yerinde olacaktır. 

Bu yazıda, aşkın nesnelerini neye göre seçtiğini ele almadık. Yanıtın oldukça kişisel, dilin ve düşüncenin sınırlarına sığmadığını hatta biraz da sezgicilik yaparak bilinemeyeceğini ön görüyorum. Bize ancak, nesne seçildikten sonraki yaşama biçimini irdelemek kalıyor. Onu da az çok açığa kavuşturduğumuza göre, değinmemiz gereken son bir şey daha kaldı. Nesnenin, yani sevilen kişinin, bize bahşettiği biricik olma hissi. Her aşk beraberinde bu özel olma rüyasını taşımıyorsa da, en azından olanlar için konuşalım. Tıpkı bilgi birikimi isteyen konuları düşünmekten korkmayan insanların aldığı gizli haz gibi, biricik olma hissi de nesnenin kullandığı hilelerden birisidir. Onu kişiyi bağlamak, diğerlerinden farklı olduğunu hissettirip aldatmacayı sürekli kılmak için kullanır. İşte iki konu arasında bir ortak nokta daha!

Zavallı nesne, yaptığı oyunlar kişi tarafından ilgi çekici hale gelmekten çıkınca ne yapacak? Elbette çözülmemiş diğer düşünüşlerin sonu gibi unutulacaktır. Hatta onlardan daha hızlı bir biçimde bitecektir. En nihayetinde yeni bir fikir gibi yeni bir aşk için de zihin aç hale gelene kadar öznenin yaratım süreci askıya alınacak, gerek duyulmayan bir dinlenme sürecine girecektir. Yine çıkarım yapacak olursak, kargaşa halinin bitişine duyulan üzüntüyü ortadan kaldırmak istiyorsak, hiç bilmediğimiz türden zor bir bilim türünün yahut onun kadar işe yaramasa da elde edilecek bir hobinin yardımcı olabileceği kanısındayım. Belki de aşktan daha büyük insanlık sorunlarına atılmak, kişi istediği sürece ona koruma sağlayabilir. Seven özneler, eğer seçiminizi yaptıysanız, veriminizi korumanız dileğiyle…

Latest posts by Senur Ünver (see all)