Bu bakışları tanıyorum. Basit bir hata yapıp aptal durumuna düşen birisinin mahcup ifadesi değil bunlar; onları zaten ezbere biliyorum ben. Sadece kendisinden beklenileni karşılayamadığını çok iyi bilen bir memurun, “Bana bir şans daha verir misiniz?” demek ister gibi mevzilenen, titrek göz darbeleri karşımda duran… Göz kapakları usulca aşağıya eğiliyor ama kirpiklerin tamamı gururlu, başını dik tutmakta kararlı. Kadın, elindeki tükenmez kalemi avcunun içerisinde sıkıp duruyor. Kısa boyuna rağmen ısrarla tercih ettiği babetleri de kaygılı. Onlar bile yeni silinmiş zeminimin üzerinde doğru bir istikamet tutturamıyorlar kendilerine. Hepsinden önemlisi, kadın karşısında yine bir kadın olduğunu unutuyor sanırım. Beni dikkatsiz ve çabuk hiddetlenerek gücünü ispatlama hevesindeki erkek müdürlerle karıştırıyor. Elimi oynatacağım falan sandı, oysa ben oralı bile olmadım. Daha beter gömüldüm önümdeki dosyaya. Kapıyı bir kez daha çalsın diye. Sonra öksürerek boğazını temizlesin ve ilk cümleye başlayacak cesareti bulmak için, ciğerlerini yeterince havayla doldursun diye. Ona bir şans verdim. Bir ihtimal kullanabilir diye.

Kullanamadı. Tıpkı diğerleri gibi. Dün de böyleydi, ondan önceki gün de. Haftalar, birbirini taklit eden günlerle geçip gitti. Şubeye müdür olarak atandığım günden beri, beklentilerimin yarısını bile karşılayamayan memurlara bel bağladım durdum. Ulaştığım nokta, çok eleştirdiğim müdürlerimin sergiledikleri performanstan bile aşağıda. Birisine bunu anlatsam, derhal tecrübesizliğime vurgu yapar. “Zamanla alışırsın. Sen de çok iyi bir müdür olacaksın, gör bak” zırvalıklarıyla doldurur kulaklarımı. Ama bunlara ihtiyacım yok. Sanki yıllardır buna benzer, faydasız çıkarımların arkasına saklanmış, sünepe bir idareciymişim gibi hissediyorum. Kafamdaki hedeflere uzak kaldığım her dakika, duvarlar üzerime yürüyor adeta. Boğuluyorum. Evet. Bu şehir değilse bile, bu şube ya da kuş kafesi kadarlık lojman dairesi her an öldürebilir beni.

Gün bitince kapıdan dışarı çıkışımı görmeniz lazım. Onlarca “İyi akşamlar” dileği arasından sıyrılırken, rüzgâra bile ihtiyaç duymuyor saçlarım. Onları elimle düzeltebildiğimi varsayıyorum ve otoparka kadar çok acelem varmış gibi gayet tempolu biçimde yürüyorum. Sonra bitiyor her şey. Direksiyonun başına geçince kumandanın sessize alma düğmesine basıyorum sanki. Görüntüler kalıyor sadece, sesten eser yok. Bir süre, çok kısa bir süre geceyi hayal ediyorum. Yine koşu bandından güç sınırlarımı zorlayacağım ve sonra egzersizlerimin tamamını sırasını karıştırmadan yapacağım. Ilık bir duşun arkasından Gamze ya da Betül ile oturup kahve içeceğiz. Bazen alakasız birilerinin daha bize eşlik ettiği olmuyor değil. Sonra en gürültü eve dönüş sinyalim çalacak kapımı. O gelecek. Laf olsun diye selam verip yan masamıza geçecek ve ben aceleyle kalkana dek gözlerini ayırmayacak gözlerimden. Dizime dokunan kızlara karşılık olarak yüzümü buruşturacağım. Ve birkaç varışsız cümle akabinde evlerimize dağılacağız.

Kontak anahtarını tuttum ama erken davrandım sanırım. Telefonum avazı çıktığı kadar bağırdı ve ben yine şaşırmadım. Her akşam tekrarlanan rutinlerimin bir parçasıdır annem. Hiç atlamaz, en fazla beş dakika oynar arama saatleri arasında. Onlardan ayrı yaşamak kadar zor olan diğer şey, onlardan üç yüz kilometre uzakta olmaktır. “Alo! Kızım, birtanem, nasılsın güzel kuzum?” Hiç mi hiç eskimiyor, sıradanlaşmıyor anne sesi. Bütün gün ruhumu işgal eden onlarca yüz, ne kadar iltifat ederse etsin, hiçbirisi annemin sıcaklığına ve inandırıcılığına yaklaşamıyor. “İyiyim anneciğim. Sen nasılsın? Babam nasıl? Ne yapıyorsunuz? Yolunda mı her şey?” diye uzayıp gidiyor konuşmamız. Pek bir şey anlatmıyoruz çünkü bize iyi gelen şey, yalnızca birbirimizin sesi. Babamla da konuştuktan sonra telefonu kapatmama izin vermiyor annem, tekrar araya giriyor: “Unutmadan kızım. Kargon eve ulaşmış. Komşuna yolladık sen evde olmuyorsun diye. Akşam geçerken al olur mu? İhmal edeyim deme sakın.” İki defa gülümsüyorum bu sözlerin üzerine. Kargo paketinin içerisinde ne olduğunu bilmek böyle bir şey çünkü.

“Yine mi anne? Neden uğraşıyorsun ki onlarla? Gözlerine yazık. Ben kullanmam öyle şeyler, biliyorsun. Sana kaç kere söyledim. Üzülüyorum sen heder oluyorsun diye.” Araya giriyor hemen. Sesi tumturaklı: “Olur mu öyle şey anneciğim? Seve seve yapıyorum ben. Hem şimdi değil, ileride kullanacaksın o masa örtülerini. Her biri el emeği, göz nuru. Kızım çeyizsiz mi kalsın? Evlenince görürsün, bak nasıl hak vereceksin anneciğine.” Yutkundum. Annem ilmeklerini bazen boğazıma atar ama farkında olmaz. Ona itiraz etmek çok yorucu bir iştir. Koca şubeyi idare edersiniz, birbirinden sıkıcı adamlara laf anlatırsınız ve bir oda dolusu insanı tek bir şeye odaklayabilirsiniz ama annemi emin olduğu şeyden asla vazgeçiremezsiniz. “Tamam anne. Komşuya uğrar alırım, eline sağlık.”

Dediğimi yaptım. Komşuya uğradım, ayaküstü hoş beş ettim ve paketimi aldım. Sonra spora gitmek için çok az zamanımın kalması epey motive etti beni, acele ettim. Üzerimi değiştirirken kaşla göz arasında açtım paketi. Yine fi tarihinden kalma, kabarık desenli, beyaz masa örtüleri. Dudaklarım kendiliğinden yayılıp, upuzun bir şerit haline dönüştü. Hepsini bir arada tuttuğum ve orada oldukları müddetçe zararsız olduklarından emin olduğum yere, yani kolime götürdüm onları. Son gelenleri de diğerleri arasına bırakırken, o koliyi birkaç ay sonra, annem yeni bir kargo poşeti gönderdiğinde açacağımdan çok emindim. Arkamı dönüp spor çantamı kucaklarken, kargo poşetini yırtık vaziyette masanın üzerinde bıraktığımı fark ettim. Titiz birisi olmak, böyle görüntülerden rahatsız olmayı doğurur. İyi ki de öyle. Çünkü poşeti tekrar elime aldığımda, annemin bana yazdığı notu ancak fark edebildim. Demek ki örtülerin altında kalmış. “Seni çok sevdiğimi her zaman hatırla kızım.”

Beni anlamadığını düşünüp, benimle ilgili hayal ve heveslerine dudak bükerek de olsa, hoşgörüyle yaklaştığım için kendimi iyi bir evlat varsaymıştım bunca zaman. Bazen güçlükle katlanıyordum anne ısrarı denilen şeye ama yine de koruma kalkanım müthişti. Her şeyi annesi ve babasından çok daha iyi bilen, öngörüsü yüksek ve olgun, zeki kızdım. Oysa şimdi yüzüme çarpan şey, gerçeğin elbisesiz haliydi. Nedenini anlamadan ona karşı takındığım yersiz hoşgörü, beni annelik testiyle sınayacak kıvamdaydı. Evlenmeyi aklımın ucundan bile geçirmiyordum çünkü yanlışlarıma katlanabilecek birisini tanımamıştım henüz. O gün ilk defa içimdeki ses dışarı çıkmıştı: “Belki bir gün. Benim de annem kadar çok sevmek için, elimde en az bir tane nedenim olur.”

Latest posts by Umut Kaygısız (see all)