Aşağıda okuyacağınız üzere, devlet varlığını sürdürmek adına kendisi için tehlike arz ettiğini düşündüğü her şeyi kolaylıkla harcar. Dönüp de arkasına bakmaz. Bu o kadar olağan bir durumdur ki; vaka-ı adiye bile sayılmaz. Erhan Bilgin de Kayıp Mühendis adlı kitabında, tam olarak bu süreci anlatıyor. Meclisin soğuk koridorlarından devletin çıkarına da olsa hayat memat meselesi sayılacak gizli bir belgenin, sıradan bir mühendis tarafından sadece “görüldüğü” için onun nasıl profesyonelce ortadan kaybolduğunu konu eden kitap, arka plandaysa aslında hiçbir işe yaramayan bürokrasinin rutininin boğuculuğunu, aynı kıvamda bir dille okura sunuyor.
Devlet, dünya üzerinde “yaşayan” en büyük, en “canlı”, en görünür, en hissedilir organizmadır. Ve dahi pek çok daha başka “en”i de içinde barındırırken, “büyüklüğünü”, kendini çeşitli hâllerde “hissettirmesine” borçludur. “Görünürlüğü” kâğıt üstündedir. Biz, sıradan insanlar, devleti en çok “görünmez” haliyle biliriz. Bu yüzden “hissedilir” bir “varlık”tır. Kendisine atfedilen kutsiyeti de buradan gelir. O kutsiyet öylesine çökmüştür ki insanın üzerine, kimse gıkını çıkaramaz. Çıkaranların akıbeti bilinmez. Bilinir de susulur, susulmadığı zaman sineye çekilir ya da çektirilir. Hele ki bizimki gibi kadim bir geleneğe sahip devletlerde… Bürokrasi de devletin yukarıdaki tüm özelliklerinin işlemesine yarayan araçtır. İşleyişte en ufak bir aşınma yaşanmaması için bu piyonlar gerektiğinde en tepelere çıkarılabilir yahut o yüksek tepelerden en aşağıya çekilebilir ve hatta ortadan kaybedilebilir. Bu çarkın dönmesi için yapılan her şey mubahtır. Günahı, cezası yoktur. Bir hesap kesilecekse eğer, onu da devlet keser. Tıpkı Erhan Bilgin’in Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Kayıp Mühendis adlı kitabında, bu feleğin tekerinin arasında bir “çomak” hesabı duran mühendis Adem’in dişlilerin arasından çekip çıkarılması gibi… İşte Kayıp Mühendisde, bu baştan kokmuş bir düzenin içinde toz zerresi kadar yer kaplamayan bir devlet memurunun, çalıştığı “kurum”la ilgili ezkaza gizli bir belgeye denk gelmesinin ardından buhar oluşunu anlatır.
Erhan Bilgin’in romanı, Amerika’nın 11 Eylül saldırılarının intikam bahanesini öne sürerek dönemin ABD başkanı George Bush’un, “Irak’a demokrasi getireceğiz,” ayağına petrole çökme planına Türkiye’yi de ortak etme gayesindeyken, siyasi tarihimize “1 Mart Tezkeresi” olarak geçecek olayın öncesinde başlıyor. O tarihin iktidar partisi tezkereyi desteklerken, muhalefetteki sosyal demokrat parti şiddetle karşı çıkıyor, ülkeyi bir savaşa sokmamaya çalışıyordu. 533 milletvekilinin katılımıyla yapılan oylamada 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser sonucu çıktı. Ancak Anayasa’nın 96. maddesinde yer alan 267 salt çoğunluğa ulaşılamadığı için tezkere reddedildi. Gerçi iktidar partisi bütün hava üslerini, limanlarını ABD’nin emrine açarak fiziki olarak savaşa katılmasa da “geri hizmet”te yer almış oldu. Neyse, biz konumuza dönelim.
Bütün bunların arifesinde, muhalefette danışman olarak çalışan eski solcu Ethem, partisinin hazırladığı bir kitap üzerinde çalışmaktayken bir gece mesai sırasında kaşla göz arasında masaüstü bilgisayarının ortadan kaybolmasıyla şaşkınlığa uğrar. Durumu hemen meclis polisine iletir. Görevli memurlar pek mesuliyet almak istemeseler de el mahkûm, Ethem’in odasına gelip hikâyeden bir inceleme yaparlar. Resmi işlemlerin ardından olay kapanır. Ertesi gün Ethem odasına geldiğinde bilgisayarını yerinde bulur. Duruma bir anlam veremediğinden ve kitapla ilgili işi başından aşkın olayın üzerinde fazla durmaz. O arada bilgisayarı kontrol etmesi için meclisin teknik görevlilerini çağırır. Herhangi bir anormallik yoktur. Ethem, işine kaldığı yerden devam eder. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Ethem, eski tüfek günlerinin getirdiği tecrübeyle sarkık bıyıklı biri tarafından takip edildiğini fark eder fakat çok da umursamaz. Rutin bürokratik işlerine devam eder. Arada iş için yardım isteyenlerle ilgilenir, başka bürokratlarla bol bol çay kahve içip dedikodu yapar, partisinin büyük sansasyon yaratması beklenen ama tezkere meselesi yüzünden hiçbir önemi kalmayan kitabının tanıtımında yer alır. Her meclis çalışanının olduğu gibi onun da davetsiz misafiri çoktur. Onları ağırlar. Yine çaylar, kahveler içilir. Ethem’i başkaları ağırlar. Çaylar, kahveler arasında koridorlarda dönen muhabbetler konuşulur.
Bu “curcuna”nın arasında Ethem yine bir ziyaretten odasına döndüğünde Emniyet Dairesi tarafından ifadeye çağırıldığına dair bir tebligatla karşılaşır. İfade vermek için daireye gider. Ethem’in gözünün bir yerlerden ısırdığı bir başkomiser, mecliste Elektronik İşler Dairesi’nde görevli Adem Savalı’dan bir haftadır haber alınamadığını, ailesinin kayıp başvurusu yaptığını ve Ethem’in de kayıp bilgisayarları için bir ihbarda bulunduğu için kendisinin ifadesine ihtiyaç duyduklarını anlatır. Ethem, arada herhangi bir bağlantı kuramaz ama yine aklına gelenleri, bildiklerini anlatır. İlerleyen günlerde yine Adem Savalı için gelen misafirleri vardır. Bu kişiler, ailesi adına Adem Savalı’nın kaybıyla ilgili davayı üstlenen avukatlardır. Ethem yine bildiklerini onlara da anlatır. Avukat İzzet işin içinde başka bir iş olabileceğinden şüphelendiği için Ethem’e dikkatli olmasını söyler. Ethem, bu uyarı karşısında kafası allak bullak olmuşken Adem’in cesedinin bulunduğu haberini alır. Kendisini damarına basılmış gibi hisseder ve zaten mecburen dahil olduğu bu çemberin içinde bir şeyleri değiştirme umuduyla beraber kendi varlığını da tekrar bulabilmek için elinden gelen tüm yardımı vermeye hazır bir şekilde avukat İzzet’le işbirliği yapar. Bundan sonrasını okura çok fazla tüyo vermemek adına, “olaylar gelişir” diye keserek kitabı toparlamaya girişiyorum.
Girizgâhta bahsettiğim gibi devlet varlığını sürdürmek adına kendisi için tehlike arz ettiğini düşündüğü her şeyi kolaylıkla harcar. Dönüp de arkasına bakmaz. Vaka-ı adiye bile sayılmaz. Erhan Bilgin de Kayıp Mühendis’te, tam olarak bu süreci anlatıyor. Meclisin soğuk koridorlarından devletin çıkarına da olsa hayat memat meselesi sayılacak gizli bir belgenin, sıradan bir mühendis tarafından sadece “görüldüğü” için onun nasıl profesyonelce ortadan kaybolduğunu anlatan Bilgin, arka plandaysa aslında hiçbir işe yaramayan bürokrasinin rutininin boğuculuğunu, aynı kıvamda bir dille okura sunuyor.
Editör: Melike Kara
- Kokuşmuş Düzenin “Kayıpları” - 19 Şubat 2026
- Takıntılarınızı Takıntı Yapmaktan Kurtulun! - 15 Şubat 2026
- İskandinavların Tarihsel Yolculuğu - 3 Ocak 2026
