Yazar: 10:10 Röportaj

Umut Türkmenoğlu ile söyleşi | Görürsem Söylerim

İnsan yaşadığı çevrede kabul görmek ister. Bunun için fark yaratma girişimlerinde bulunur.

Görürsem Söylerim hangi cümleyle ya da hangi hâlle yazılmaya başladı?

Bir avukatlık bürosunun bekleme salonunda tanımadığım bir kamyon şoförü bana başından geçen hikâyeyi anlatmıştı. Eski iş yeriyle, sigorta senet meselesiyle ilgili bir ihtilafı vardı. Günlük hayatın içinde kimisine tanık olduğum kimisini başkalarından dinlediğim diğer hikâyeler gibi bunu da belki bir gün lazım olur diye, odama döndüğümde defterime yazmaya başladım. Sanıyorum kitabın ilk cümlesi bu müsveddeler arasındadır. Defterimde istemediğim şekilde gelişiyor, şekilleniyordu hikâye. Öyle olunca durdum. Üzerinde çalıştığım bir dosya olmasına rağmen bunu öne almaya karar verdim.

GÖRÜRSEM SÖYLERİM (MAHAL EDEBİYAT YAYINLARI, 2025)

Kitabın adındaki “görmek” ve “söylemek” fiilleri sizin için neyi temsil ediyor?

Aslında başlığın taşıdığı anlam “görmek” veya “söylemek” fiiliyle ilgili değil pek. Tıpkı bölüm başlıklarında alıntılanan diğerleri gibi “Görürsem Söylerim” ifadesi de bir kamyon arkası yazısı hem de “muhatabı kişinin nafile çabasını geçiştirme niyeti taşıyan” bir sokak deyimi. Yani sizden yapamayacağınız veya yapmanızın da pek gerekmediği bir şey istendiğinde bu deyim fonksiyonel bir anlam taşıyor.

Kenan’ı yazarken onu daha çok bir “tip” mi, yoksa tekil bir karakter mi olarak düşündünüz?

Kenan, yazmaya başlarken daha ziyade bir tipti sanıyorum. Kâğıt üzerinde geliştikçe benim için öyle pek kimselere benzetemediğim, fakat buna rağmen de gayet tanıdık, zamanla nerede nasıl davranacağını tahmin edebildiğim tekil bir karaktere doğru evirilmeye başladı.

Roman boyunca Kenan’ın sık sık “görülmemek” hissi yaşadığını okuyoruz. Bu hissi bu kadar merkezde tutmanızın sebebi neydi? Otobüs–kamyon karşıtlığı yalnızca mesleki mi, yoksa daha derin bir anlamı var mı?

Görülmek veya görülmemek, insanın bulunduğu çevrede fark edilme çabasıyla ilgili bir varoluş meselesiymiş gibi geliyor bana. İnsan yaşadığı çevrede kabul görmek ister. Bunun için fark yaratma girişimlerinde bulunur. Tam tersi bir tutum içinde gizlenen insanları da biliriz. Aslında insanın görünmek istemediği bu tutum bile, bu kez tersinden bir varoluş örneğidir. Bu noktada kamyon şoförlüğü görülmek, fark edilmek isteyen bir irade için arabeske yaklaşan, zor, dertli bir uğraştır. Bunu genel hikâye içinde temel bir problem haline getirmek istedim. Tam karşısına da dengeleyici, umut vadeden bir unsur olarak otobüs şoförlüğünü koymaya çalıştım. Aslında otobüs şoförlüğü de görülmemek meselesi bakımından çok da farklı olmadığı halde nispeten daha “muteber” görülmesi hasebiyle kamyonculuğun antitezi olarak öne sürülebilir, ayrıca çatışmayı da ortaya çıkarabilir gelmişti.

UMUT TÜRKMENOĞLU

Şehirler romanda isimden çok bir “ruh hâli” gibi duruyor. Mekânları bilinçli olarak mı silikleştirdiniz?

Ön hazırlık olarak kamyon şoförleriyle konuşmaya çalıştığımda, gittikleri memleketlere, gördükleri uzak şehirlere ilişkin kayıtsızlıkları dikkatimi çekmişti. Bazı yönleriyle üzerinde konuşulması gereken yerlerin onlarda aynı etkiyi uyandırmadığını hayretle görüyordum. Bunun çok yol kat etmekle,  yapılan işe yabancılaşmakla ilgili olduğunu düşünüyordum. Bir de anlatım sırasında seyahatin, varılan yerlerin detaylı tasvirine kalkışmak okuyucuyu dramatik yapıdan koparabilirdi. Benim burada da önceki kitabımda da özen gösterdiğim asıl teknik, psikolojik tasvirdir. O açıdan görsel betimlemeler, hedef haline getirdiğim psikolojik betimlemeleri gölgede bırakabilirdi. O da var. Onun için şoför duyarsızlığını üsluba yedirerek detaylı tasvirlerden kaçınmaya çalıştım.

Görürsem Söylerim erkeklik hâllerini sessiz ama sert biçimde tartışan bir roman. Bunu bilinçli bir tercih olarak mı kurguladınız?

Kamyon ve şoför hikâyesi zaten fazlasıyla erkeklere özgü bir hayat sunuyor. Bir cinsiyetin özellikle konsantre olduğu ortamlar vardır. Böyle ortamlarda dışarıda bırakılan cinsiyetin nesneleştirildiğine de şahit olursunuz. Türkiye’de erkek ortamlarına özgü konu edilebilecek başka örnekler de var. Hapishanesi, meyhanesi var mesela… Erkek ortamlarının geçmişten bugüne geleneği bu coğrafyada var zaten. Bir cinsiyetin konsantre olduğu ortamlarda kadın dilinin bile sertleştiğini görebilirsiniz. Bu anlamda evet; gerçekçiliğe katkı sağlamak için jargonun sertliğini özellikle tercih ettim.

Roman sınıfsal olarak çok tanıdık bir yerden konuşuyor. Bu gerçekçilik sizin için nerede başlıyor, nerede bitiyor?

Kenar mahalle olgusunu, bünyesindeki şoför hayatıyla anlatmam gerekiyordu. Bu da yabancısı olduğum farklı bir kültüre dışarıdan bakmamı gerektiriyordu. Bunun için biraz alan çalışması yapmam gerekti.  Eskinin gecekondu semtlerinde zengin olmaya çalışanlar, zengin olduğu söylenen kişilerle beraber karşıma çıktı. Bu durum iktisat terminolojisinde “sermayenin el değiştirmesi” şeklinde adlandırılan bir süreçtir. Sonunda karşılaştığım bu tarz sınıfsal gerçeklikleri es geçmek istemedim.

Romandaki dil oldukça sade ama içten içe yoğun. Bu dili kurarken nelerden kaçındınız?

İlk kitabımın ağır ilerleyen ağdalı bir üslubu vardı. Yazma sürecimin çok öncesinde de zaten Proust ve Faulkner gibi yazarları beğenirdim. Ama hayatımın bir döneminde akıcı bir üslupla yazmak, en azından bunu kendime ispatlamak ihtiyacı da hissediyordum. Görürsem Söylerim olay anlatımının öne çıkması gereken bir hikâyeyi barındırdığı için, bunun erken bir vesilesi oldu. Sanatta biçimin öz tarafından belirlendiği ilkesine yürekten inanmışımdır. O yüzden bu hikâye kendi içinde sade, akıcı bir dili gerektiriyordu. Ama ben de bir yazar olarak psikolojik tahlilleri seven, bu yönde okumalar yapan, kafa patlatan biriyim. Benim tarzım bu.

Visited 15 times, 15 visit(s) today
Close