Yazar: 09:19 Kitap İncelemesi

Ben Bir Sosyopatım

“Ben Bir Sosyopatım” ama bundan sana ne!

Patric Gagne, Ben Bir Sosyopatım‘da sadece bir sosyopatın nasıl bir hayatı olduğunu, sosyopatinin semptomlarını, süreci işlemekle kalmıyor; bunun dışında sosyopati, antisosyal kişisel bozukluğu gibi literatürdeki tanısı hâlâ tam olarak konulamamış, birbiriyle karıştırılma olasılığı yüksek olan rahatsızlıklardan mustarip kişilerin yaşadığı zorluklara, başkalarının bu durumu nasıl istismar ettiğine ve toplumun ruhsal rahatsızlıkları olan kişilere karşı olan tutumunu da açık bir şekilde sorgulamaya açıyor.

“Sosyopat” kelimesi, 1930’da psikolog G. E. Partridge bu bozukluğu davranışsal olarak toplum yanlısı standartlara uyma yetersizliğini içeren bir patoloji olarak tanımladığında popülerlik kazanmıştı. Başka bir deyişle, bunlar toplum yararına olacak şekilde değil de daha çok uyumsuzluk yaratma niyetiyle hareket eden insanlardı. Daha sonra 1952’de, DSM’nin ilk baskısına sosyopati eklenmişti. Ancak Cleckley’in The Mask of Sanity kitabının 1976’daki beşinci baskısıyla (ve popülerliğiyle) “psikopat” terimi her iki bozukluğu da kapsamaya başladı. Ama isim konusunda hiçbir resmi değişiklik yapılmadığından, araştırmacılar ve klinisyenler “psikopat” ile “sosyopat”ı birbirleri yerine kullanmaya devam ettiler. Bu da tanı kriterleri ve genel anlayış bakımından büyük bir anlaşmazlığa yol açtı.

Sosyopatik, psikopatik ve antisosyal kişilik bozuklukları gibi rahatsızlıkları olan kişileri savunan, klinik psikoloji alanında, sosyopati ile anksiyete arasındaki ilişkiyi inceleyen doktora derecesi alan Patric Gagne, Say Yayınları’ndan Tülin Er çevirisiyle yayımlanan Ben Bir Sosyopatım kitabında, psikopatlıkla hâlâ eşdeğer tutulan sosyopatlığın muğlak geçmişini bu sözlerle anlatıyor. Google’a, “Sosyopati nedir?” diye sorduğunuzdaysa, Vikipedi’nin şu kısa tanımı karşınıza çıkıyor: “Antisosyal kişilik bozukluğu veya diğer adıyla sosyopati, psikopati ile alakalı bir psikolojik bozukluktur. Bir sosyopatı bir psikopattan ayıran özellik, patolojidir, yani semptom farklılığıdır.” Yani Patric Gagne’nin bahsettiğiyle günümüz arasında “sosyopati”nin ne olduğu henüz tam olarak netlik kazanmış değil. Dünyada her yirmi beş insanda birinde görülen sosyopatiyle ilgili şimdiye kadar yazılmış en kapsamlı kitap olarak nitelendirebiliriz Ben Bir Sosyopatım‘ı. Zira kitap, her şeyden önce “bilinçli” bir  sosyopat tarafından kaleme alınmış hem de kendisi de bir sosyopat olan yazar Gagne’nin hastalığı kabullenişi, üzerine gidişi, nedir, ne değildir diye araştırmaya ömrünü vermesi, hiçbir gerçeklikten kaçınmaması, başından geçenleri tüm çıplaklığıyla anlatması ve nihayetinde bu durumuyla barışması Ben Bir Sosyopatım’ı özel kılıyor.

Patric Gagne, kendisinde bir “anormallik” olduğunu çok küçük yaşlarda fark ediyor. Herhangi bir şeye karşı hiçbir şey hissetmiyor. Umursamıyor. İçinden gelen ve yönetemediği bir “baskı” neticesinde yalan söylüyor, gizlice evlere girip ufak tefek bir şeyler çalıyor, başkasının evlerini gözetliyor, hatta arkadaşına kalem bile saplıyor ancak tüm bunların Gagne üzerine bir karşılığı olmuyor. Sadece içindeki o “baskı” bir süreliğine geçiyor sonra tekrar aynı şeyleri yapmaya başlıyor. Annesi ve babası ayrı olan Gagne, annesiyle birlikte kalıyor. Annesi de durumun farkında ancak girişte yazdığım tanı konulamaması nedeniyle o da ne yapacağını bilmiyor. Onu sadece bir yaz tatilinde tanıştığı David anlayabiliyor. Patric de bu yüzden ona bağlanıyor.

Zaman ilerliyor. Patric UCLA’de okumaya hak kazanıyor. Notları gayet iyi. Çinli bir oda arkadaşı var. Herkes üniversite yıllarını tadını çıkarıp partilerken Patric, eskisine göre kat be kat artmış “baskı” sebebiyle araba çalıyor, yolları tepiyor, millet partilerken o karanlığın çökmesini bekleyip gözüne kestirdiği evlerde ne olup bittiğini öğrenmek için bir dedektif gibi araştırmalar yaparak “mesai” saatinin gelmesini bekliyor. Nihayetinde bir terapistle görüşmeye başlıyor. Görüşmelerde Patric kendisinde bir farklılık olduğunu bildiğini defalarca dile getiriyor, asla inkâr etmiyor. Terapisti için bu olumlu bir gelişme ancak diğer yandan yaptıklarını yapmaya da devam ediyor. Psikopatlık testine tabi tutuluyor. Psikopat olmadığı anlaşılıyor. Ancak hâlâ bir sosyopatın ne olduğu, ne gibi belirtiler gösterdiği, nasıl tedavi edileceği konusunda ne bir kitaptan, ne bir doktordan bir şey öğrenebiliyor. Çünkü sosyopatlık ile psikopatlık literatürde aynı tanıma tekabül ediyor. Bu defa Patric işi inada bindiriyor ve psikolojide içinde bulunduğu durumu anlatabileceğini umduğu ne varsa bulup okuyor ama nafile. Sonuç yine aynı yere çıkıyor. Artık Patric yolun sonuna geldiğini düşündüğü bir gün intihara kalkışıyor. Çim bir zemine düştüğü için ucuz kurtuluyor. Yapacağı hiçbir şey kalmadığını anlayınca o da kendini başkalarının onu gördüğü gibi görmeye başlıyor.

Okulda herkes onu “sosyopat kız” olarak tanıyor. Okulu bitirince müzik piyasasında sağlam bir pozisyonda olan babasının yanında müzik menajeri olarak işe başlıyor. Hiç de fena olmayan işler yapıyor ve herkese hastalığını aleni bir biçimde açıklıyor. Bu durum insanların ilgisini çekiyor. Çevresindekiler ondaki karanlık yönü çekici buluyor. İnsanın karanlık tarafının çekiciliği, diğer tüm insanlar tarafından “harikulade” bulunuyor. Patric de bu maskenin arkasında kendi kendini kabul ediyor ve böyle böyle yaşamını sürdürüyor. Ancak bir gün ilk tanıştığından beri bağını hiç koparmadığı David çıkageliyor. Ona en can alıcı soru olan, “Sen kimsin?” diye sorduğunda Patric’in jeton düşüyor. Terapistiyle tekrar görüşmeye başlıyor. Yıllardır kendini bir maskenin ardına gizlediğini, evet, bir sosyopat olduğunu ancak bununla yaşarken artık başkalarını devreden çıkaracağını, “gerçekten” kendisi gibi olacağını içtenlikle dile getirerek hayatında yeni bir sayfa açıyor.

Patric Gagne, Ben Bir Sosyopatım‘da sadece bir sosyopatın nasıl bir hayatı olduğunu, sosyopatinin semptomlarını, süreci işlemekle kalmıyor, bunun dışında sosyopati, antisosyal kişisel bozukluğu gibi literatürdeki tanısı hâlâ tam olarak konulamamış, birbiriyle karıştırılma olasılığı yüksek olan rahatsızlıklardan mustarip kişilerin yaşadığı zorluklara da ışık tutuyor. Bunların haricinde, “anormallik” ile “normalliğin” neye göre, kime göre değişkenlik gösterdiği, insan ruhunun karanlık yönlerinin başkalarınca nasıl bir istismar unsuru hâline geldiğini ve ruhsal hastalıklara sahip kişilerin toplumda konumlanan yerini baştan aşağı sorgulatan bir başucu kitabı sunuyor okura.   

Burak Soyer
Latest posts by Burak Soyer (see all)
Visited 13 times, 1 visit(s) today
Close