Yazar: 20:15 Öykü

Akışına Bırak

Valizi, bıraktığı mutfak balkonundan sürüklerken aklından geçen onlarca şey arasından denk gelenlere cevap veriyordu. Mutfağın içinden banyoya doğru hedefine kilitlenmişken kahve makinesini gördü tezgâh üzerinde. Aç karna olmaz ama, biliyorsun kampta öğrendiklerini diyecek oldu iç sesi.  Makinenin düğmesine bastı. Kokular ve sesler eşliğinde demlenirken sabah kahvesi; koridoru dönmüş, çamaşır makinesinin önünde yarı yerleşik bir düzene geçmişti bile.

Valizin kapağını açmakla çok iyi yaptım diye düşündü, en azından gece boyu havalandı içindekiler. “Şehir gürültüsü ve kiri üstünden geçti eşyaların, oldu mu ama?” dedi iç ses. Ne güzel açık havadaydın, sığla ağaçlarının arasındaydın kaç gündür. Kirlenmeyen eşyaların dün akşam kirlendi asıl!

 Sığla kokusu değildi baskın olan, şehir kokusuydu. İyi de nasıl oluyordu bu? Nasıl oluyor da bir gece yetiyordu, dört gece beş günün izlerini silmeye ve iç sesi ne zamandır bu kadar akıllı uslu konuşmaya başlamıştı? Sanki benden önce gitmiş oralara, başka başka eğitimlere katılmış da “master” olmuş bu ses diye düşündü makineye kirlileri yerleştirirken. Gitmeden sepette kalan kirlileri de yığdı ortaya, uygun olan renklileri ayırdı. Yoga taytını, atlet ve bodyleri çamaşır filesine yerleştirirken, “Bunlarla devam etmemelisin,” dedi iç sesi. “Yoga ekipmanların pamuklu ve nefes alan kumaşlardan yapılmış olmalı. Doğal olmak, akışta olmak gerekir dedi ya hocanız hatırlasana.”  

“Farkındalığın artması insanın özüne dönmesi ile mümkün olur,” demişti hocası. “Doğal olana, alışkın olduğumuza, fabrika ayarlarımıza geri dönmemiz gerekiyor, bize dayatılana değil. Nefes ile başlayalım evet, derin derin diyafram nefesleri alıyoruz burnumuzdan ve uzun uzun ağzımızdan veriyoruz.” On ikisi kadın, on dört kişi derin derin nefesler almaya çalışmışlardı beş gün boyunca. Kampın yarısı ilk günü; baş ağrısı, yüksek tansiyon, pelvik kasılmaları ve yoğun oksijenden buldukları ağaç altında yatarak tamamlamıştı. Hatırlayınca sesli güldü. Diğer günler daha rahatlardı. “Akışta kaldıkça iyi olacaksınız,” demişti hoca. Evet, o da haklıydı şu susmayan iç sesi gibi.

Makinenin kapağını kapattı,  bir kupa kahve eşliğinde biraz sabah keyfi yapmak, boşalttığı kafasını hafiften toplamak ve şu merak ettiği akışta kalma pratiğine başlamak istiyordu. Deterjan gözüne deterjanı eklerken başladı yine o ses, “Çamaşırlar için sabun cevizi kullanmalısın, bu deterjan sentetik biliyorsun. Sıvı olması onu masum yapmıyor. Yumuşatıcı yerine de uçucu yağlardan destek alabilirsin. Artık her şeye yeni baştan bakman lazım, biliyorsun.”

Bu ses, iç sesten daha fazlasıydı sanki. Valizin içinde bir yerlerde konuşan bir ses kayıt cihazı hatta bir şişe cini falan aradı gayriihtiyari. Bu sefer dediklerini onaylamadan makineyi çalıştırdı ve valizin fermuarını çekerek mutfağa yöneldi. “Nerden çıktı bu şimdi annem gibi konuşan ses,” diye söylendi. “Hayır bir de yaşımdan bahsediyor utanmadan. Ben, neye ne zaman başlayacağımı biliyorum. Mesela, şimdi kahve içmeye başlayacağım ve her şeye rağmen günüm güzel geçecek!”

Kızının doğum gününde hediye ettiği, üzerinde hayat ağacı eskizi olan kupaya kahvesini doldururken yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Ne severlerdi anne kız sabahları mutfak sohbetlerini. Master için gittiği Almanya’da şimdi kahvenin hasını içiyordur, diye düşündü. Bugün uzun bir konuşma yapmak istedi kızıyla. Malum, kampta cep telefonuna acil durumlar haricinde izin vermemişlerdi. Dün akşam attığı “geldim” mesajından sonra da aramamıştı kızını.

Saatine baktı, Münih saatini hesapladı kafasından, “İki saat sonra ararım,” dedi. Kahvesi ni alıp salona geçti. Banyo kapısının kapalı olduğundan ve iç sesinin kendisini terk ettiğinden emin olmak istiyordu. Salona geçti, camı açtı. Çok uzaklardan bir iyot kokusu belli belirsiz süzüldü içeriye, ya da öyle olmasını umut etti. Tay tüyünden kumaşla kaplı, su yeşili kanepeye bağdaş kurdu ve açık cama karşı kahvesinden keyifle yudumunu aldı. Yıllardır bu anı bekliyormuş gibiydi. Sabahtan beri ne yaşadığını sorgulamak istedi ama hayır, akışta kalacağım diye geçirdi içinden. En azından şu kupa bitene kadar!

Bugün harika bir gün, son beş gün de öyleydi. “Hayat bana ne getirirse getirsin büyük bir şükran ve minnet duygusu ile kabul ediyorum. Minnettarım, huzur ve umut doluyum. Yeni güne hazırım,” deyip ikinci yudumu aldı. Lezzetliydi kahvesi, sıcaktı, şükretti. Üçüncü yudum için kupayı ağzına götürürken, “Eliminasyon yapmalısın, malum elliden sonra yediğin içtiğin daha da önemli. Kilerdeki yeşil mercimekleri de filizlendirsen iyi olur. Ha bu arada az önce çok dikkate almadın ama sabun cevizini sadece çamaşırlar için değil, genel temizlik için de kullanabilirsin. Beş litre kaynamış suya 12 adet sabun cevizi ilave…”

“Eee yeter ama!” diye bağırdı, kendi bile şaşırdı haykırışına. Elinden düşüyordu kahve kupası, zor zapt etti. N’oluyo be sabahtan beri? Yok doğal yaşamı yok sabun cevizi yok yaşa uygun eliminasyon diyeti. İç ses değil iç denetçi mübarek! Hoş emin de değildi içten mi bu ses kafasından, kulaklarından mı evin kıyısından köşesinden mi? Biri daha olsaydı evde, sorardı ne güzel. Yoktu. Başka ses yoktu. Uzun zamandır ses de sesin sahibinden de ses seda yoktu. “Bir kupa kahve be, bir kupa kahve içmek istedim olanlara bak,” dedi yine yüksek sesle. Sesi yabancı geliyordu haykırdığında ama şimdi alıştı. Oysa alışmak istemediği için tasını tarağını toplayıp, bulduğu ilk kampa koşa koşa gitmişti ya. Sessizliği için. Nicedir tırım tırım aradığı sessizliğini bulmak içindi çabası.

Kahve makinesinin başındaki gülümsemenin ışık hızı ile sinire dönüştüğü bir sabah yaşıyordu. “Yoo,” dedi, “bu kadar kolay pes etmem, yeni hayatımın ilk günü bugün. Garip başlamış olabilir ama garip devam etmeyecek!”

Camdan gelen esintinin ürpertiye dönüştüğünü hisseti, kalktı camı kapattı. Kahve de soğumuştu çalkalanıp yuvarlanmaktan. “Bu sabahki nasip bu kadarmış demek, iki yudum,” dedi. Kalkıp yenisini demlemeye üşendi. “Güne üşenmeyeceğim,” dedi. Koltuğa tekrar oturdu, bağdaş kurdu, sırtını dikleştirdi. Gözlerini kapattı ve kampta öğrendiği gibi diyafram nefesi için sol elini göğüs kafesine, sağ elini karnına koydu. Burnundan derin bir nefes aldı, karnını şişirdi. Sonra ağzından uzun uzun, “Füüü” diye nefesi verdi.

Elleriyle nefes alışverişini hissetmeye ve sırayı bozmamaya çalışıyordu. Yedi tekrar yaptı, dinlendi, gözlerini açtı. Bir set daha yaptı. Yine, “füüü” şeklinde verdi aldığı nefesleri. Son sette aldığı derin nefesi ağzından verirken iki elini kasıklarına yerleştirdi; kampta öğrendiği gibi nefesini verdiğini göğsünde değil kasıklarında hissetmeye çalıştı. Bir set daha denemeye karar verdi. Aldığı uzun nefesleri saymaya ve verirken yine kasıklarında hissetmeye çalışıyordu. Diğerine göre daha zordu ama yapabilirim diye düşündü. Akışta kal ve devam et, derin nefes al, uzun uzun ver evet. Al, ver, akışta kal. Al, ver, akışta kal… Her şey yolunda gidiyor, başarıyorum galiba diye düşünürken banyodan makinenin program bitiş melodisi ile bozuldu nefes alışverişi. Sırayı şaşırması ile kasıklarından kanepeye ılık ılık bir şeylerin aktığını hissetmesi aynı ana denk geldi. Şaşkınlıkla ellerini çekerken kasıklarından, kulaklarında alaycı bir ses ile çınladı baş denetçi, “Akışına bırak derken bunu kastetmemişlerdi ama yine de sen düşün şu doğal yaşam işini. Nefes tek başına yeterli olmuyor, ha sabun cevizini de yabana atma. Bakma öyle aval aval pencereye kalk çamaşırları çıkar makineden, kokmasın.”

Başıyla onayladı sesleri, kızını aramasına daha bir buçuk saat vardı.

Editör: Onur Özkoparan

Latest posts by Medihan Polat (see all)
Visited 21 times, 19 visit(s) today
Close
Exit mobile version