Yazar: 09:30 Öykü

Fındık Sopası

Aynada bakıyordu Leyla sırtına. Fındık sopasının izinden isyan dolu ince alevler yükseliyordu. Sırtına dokunmadan kollarımın arasına aldım onu. Ablam da beni dayak yedikten sonra böyle teselli ederdi. Şimdi abla olma sırası bendeydi.

Ablam bana dayaktan kaçma stratejileri de öğretirdi. Beni karşısına alır, gözlerimin içine adamakıllı bakardı, “Bak Ayla, öyle yapmayacaksın, yoksa annem döver,” derdi. İnadına “öyle” yapasım gelirdi. Çünkü annemin dayağa karar verme eşiğini merak ederdim. Hangi hareketim onu zıvanadan çıkaracak ve ne zaman bana elini kaldıracaktı? Hesaplamalarım beni yarı yolda bırakırdı. Annem hep en tahmin etmediğim, en hazırlıksız olduğum zamanlarda dayak attı bana. Ablam, annemin gözüne batmadan o evde nasıl nefes almam gerektiğini, dayak kokusu alınca evde nereye saklanabileceğimi öğretmişti. Köpekbalıklarının kan kokusu aldığında avına üşüşmesi gibi, biz de dayağın kokusunu aldığımızda dikiş makinesinin altına kaçardık. Kahverengi masanın üstünde siyah, ince desenler vardı. Üstünde verevine duran kulpuna tutunup açardık bu sığınağın kapısını. Siyah kablosu prize takılı değilse, yerdeki pedala popolarımızı sığdırırdık. Üzerinde Singer 1301 yazan beyaz makineyi önceden kaldırmışsa annem, masanın yana açılan kapağını da kapatırdık üstümüze. İşte o zaman her yeri kapalı olurdu. Dikiş makinesinin altı bizim ana kucağımızdı. Sıcacıktı içi onun. Sırtımızı sıvazlardı.

Ben bu konuda ablamın bana yaptığı kadar ablalık yapamıyordum Leyla’ya. Benim ablalığım sadece dayak sonrası yapılacaklara odaklanıyordu. Annem, bir gün Leyla okuldan eve geç gelince çok sinirlenmişti. Marketin oradaki parkta oynarken vaktin nasıl geçtiğini fark etmemiş Leyla. Eve geç kalıp annemi meraka düşürmesinin bedelini fındık sopasıyla sırtına indirilen darbelerle ödemişti. Annem fındık sopasıyla işi bitince mutfağa yöneldi. Kaloriferin arkasında, ince parmaklarıyla erişebileceği tam köşe noktaya isabet ettirirdi her zaman. O gün de aynı şekilde indirdi sopayı yerine: Tınnnnn. Bu sesi ne zaman duysak rahatlardık. Fındık sopasıyla yenecek dayağın sonunu bildirirdi bu ses. 

Babam o akşam fındık sopasını annemden habersiz, mutfaktaki köşesinden almıştı. Oturma odasında sırtı kanepeye yaslı, gözleri televizyona mıhlıydı. Eli sopanın üzerindeydi. İngilizce ödevimde bana yardımcı olacaktı, annem öyle istiyordu. Ancak babama sorduğum sorulara cevap alamıyordum. Babamın gölgesiyle konuşuyor gibiydim. Sorularım havaya, boşluğa dağılıyor, ama bir türlü babama varmıyordu. Sağ eli hâlâ fındık sopasının üzerinde duruyordu. İçimden soruyordum, “Babam bana fındık sopasıyla ne zaman vuracaktı?”

Dedem köyde fındık ağacından yontmuştu sopayı. Dedem neden böyle bir sopa yontmuştu ki? Eğer fındık ağacının bizim evde böyle bir görevi olacağını bilseydi, bahçedeki bütün fındıklara o anlamadığım Çerkezce küfürlerinden birini savururdu. Ama haberi yoktu işte.

Babamın sağ eli fındık sopasının üzerindeydi. Babam bana fındık sopasıyla hiç vurmadı. Elini sopanın üzerinde görmek, beni hizaya getirmeye yeterdi. Sorularım gölge adama varmadı. Sıkılmıştım. Televizyonda bir futbol maçı dönüyordu. Gözlerini ekrandan ayırmadan, “Git, okulda öğretmenine sor,” dedi. Beni azat ettiği için mutlu olmuştum. Ondan yardım istemek benim fikrim değildi zaten. Bir gölge adamdan yardım istenmeyeceğini, ben onu kanımda taşıyarak öğrenmiştim. Ancak gölge adamın kanından olmayan birinin böyle bir umudu olabilirdi. Benim olmazdı. Odama geçmiştim. Yan odadan gürültüler geliyordu. Annemi duyuyordum. Babamla kavga etmek dünyanın en zor işiydi. Gölge adam konuşmaz, görmez, duymazdı. Babam varlığını bir gölgeye teslim etmişti. Annem ise karşısındakinin ya fikrinin ya davranışının değiştiğini görene kadar kavgadan vazgeçmeyen, inatçı ve öfkeli bir kadındı. Gölge adamın karşısına her geçtiğinde, onu da gerçekten karşısında zannederdi. Annemin bağırışları o akşam da boşlukta yankılandı, yumrukları yine boşluğa çarptı. 

“Onları korkutmaya senin oturuşun, nefes alışın yetiyor!” diye bağırdığını duydum annemin. “Senin sopaya ihtiyacın yok!”

Annem bizi korkutmak için fındık sopasına ihtiyaç duyduğunu itiraf ediyordu. Muhatabı olmayan bu kavganın gidişatı ilgimi çekmişti. Fındık sopası kimin eline geçecekti? Koridora çıkmıştım. Oturma odasının kapısında nefesimi tutmuş, olanları izliyordum. Kavga boyunca babam, gözlerini anneme çevirmedi. Sadece bir an, belki kavga çabuk bitsin, belki de annemin gönlü biraz hoş olsun diye ona birkaç saniye bakış bahşetmişti. Gölge adam huzurunun kaçırılmasına tahammül edemezdi. Eğer sonunda ona huzuru geri verilecekse böyle ufak tefek tavizler verebilirdi. Babamın sağ eli fındık sopasının üzerinden yavaşça kalktı. Silahı, itaatle gerçek sahibine teslim etti.

Sesler kesilmişti. Annem silahının denetimini eline tekrar alınca sakinleşmişti. Silah namustu. Odama kaçtım. Annemin mutfağa gittiğini duydum. Mutfak kaloriferinin arkasına indiriverdi onu: Tınnnn. Bu ses hepimizi rahatlattı. En çok da annemi. Yavrularını babalarının gazabından bir kahraman gibi korumuştu.

Leyla ile göz göze geldik:  Annem kaptırdığı silahını neden yok etmemişti de geri yerine koymuştu? O silah tekrar kimin elinde, ne zaman ortaya çıkacaktı?  Bu evde benim dostum kimdi? Annem mi babam mı yoksa fındık sopası mı? Yazları köye gidip geldikçe fındık ağaçlarıyla konuşurdum. Üzerinde çeşit çeşit böcekler gezer, örümcekler daldan dala ağ örerdi. Fındığın kökündeki ısırganotları bacaklarıma dalardı. Tatlı tatlı kaşırdım. Fındıkların yemyeşil yapraklarını açtığımda poposu kancalı böcekler etrafa kaçışırdı. Kulak böceği derdik onların adına. Uyurken kulağına girerse, kulak zarını söküp çıkarırmış. Dedem onları kalın parmaklarıyla savuştururdu.

Fındık ağaçlarının altında hava nemli olurdu. Kanımın canlandığını hissederdim. Fındığın içini açıp yediğimde sütlü bir tat gelirdi ağzıma. Fındık ağacı beni dövmezdi. Babam bana fındık sopasıyla hiç vurmadı. Elini sopanın üzerinde görmek, beni hizaya getirmeye yeterdi. Fındık ağaçları beni hiç üzmedi.

Editör : Onur Özkoparan

Latest posts by Erva Kısa Duman (see all)
Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close
Exit mobile version