Yazar: 10:51 Genel, Öykü

Ayak Sesleri

Gün, benim dışımdaki herkes için olanca sıradanlığı ile başlamıştı. Güneş doğana kadar bir saniye bile gözümü kırpmamıştım ya da uykunun öyle derin katmanlarındaydım ki, içinde olduğum kâbusun farkında bile değildim.

Bulunduğum yer karanlıktı. Karanlık derken, gözlerin zamanla alışacağı türden değil; durdukça koyulaşan, insanı içine doğru çeken bir karanlık. Zamanla genişleyen, düşündükçe daralan, boşlukla sıkışmışlık arasında kalınan bir haldi.  Bir daha asla göremeyeceğimi sanmıştım. Gün ışımaya başlayıp da belli belirsiz bir huzme bana doğru gelince, kör olmadığımı anladım. Ancak altımdaki soğuk metal, üzerimdeki baskı, karanlıktan daha beterdi. Çiğ bir ağırlık… Geçmeyen, bitmeyen, düşünmeyi zorlaştıran, görmeyi güçleştiren cinsten bir şeydi. Önceleri hareket edebileceğimi sanmıştım, fakat her denemede acım büyüyüp yayıldı, beni geri itti. Sonrasında ise nefes alabildiğime şükrettim. Yaşıyordum en azından…

Gece korkudan altıma yapmıştım. Dışkımın kokusu kendi kokumla karışmış; ağır, ekşi ve baş döndürücü bir hale gelmişti. Sabah olup da mutfaktan o muhteşem kokular yayılmaya başladığında bile bu kokuları bastıramamıştı. Tereyağı, yumurta, süt, yanık ekmek ve adını bilmediğim muhtelif şeyler… Hepsinin kokusunu o kadar iyi alabiliyordum ki, yemek için can atıyordum. Hissettiğim şey salt açlık değildi. İçgüdüsel bir şeydi bu. Yaklaşmak, almak, kısacası hayatta kalmak istiyordum. Ancak bir milim bile ilerleyemiyordum. Mutfaktaki kokuların sebebi, ayak sesi en güçlü olandı ki bu benim en sevmediğimdir. Uyanır uyanmaz mutfağa geçer, bir şeyler hazırlamaya başlardı. Çekmeceleri hızla açıp kapatır, tabak bıçakları nazikçe koymaz, her şey gürültüyle birbirine çarpardı.

Kokular yayıldıktan, hatta dağılıp yok olduktan sonra ayak sesi olmayan ortaya çıkardı. Onun rutini buydu. Biri ne kadar gürültülüyse, diğeri o kadar sessizdi. Ayak sesi varla yok arasında olduğu için ona bu ismi takmıştım. Kendine söyleme fırsatım olmadı, ancak söylemiş olsaydım da bana hak verirdi. Adımları gibi varlığı da belirsizdi. Akşamları bazen gelir, bazen gelmezdi. Geldiğinde ise, evdeki ışıklı kare kutusunun sesi artardı; nereye otursa ses oradan yayılırdı. Benim bu evdeki varlığımı en az umursayan oydu. En kötü huyu ise, tıraş olduktan sonra lavabodaki kılları temizlememesiydi.

Bir de ayak sesi narin olan vardı. Evdeki en küçüktü, tabii benden sonra. Sanki adımlarını yere değdirmeden atardı. Bastığı zeminin canı acırmış gibi dikkatliydi. Geceleri korktuğunda- ya da ben korktuğumda- yanına giderdim. Yaklaşır, nefesini dinlerdim. Birbirimize değmeden sabahı ederdik, o uyanmadan yanından ayrılırdım. Bu evde kendimi en yakın hissettiğim kişi oydu. Ama bu gece şu lanet ağırlık yüzünden yanına gidememiştim.

Ben genelde, narin ayak sesli ile mutfağın arasındaki odada kalırdım -tabii buraya oda denirse- Burası hem narine hem de mutfağa yakındı. Bu evde sevdiğim iki yere. Ama tehlikeliydi de, ayak sesi güçlü olanın en sık geçtiği güzergâhtı. Her adımında yüreğim hoplardı. Hayattan tüm hıncını topuklarıyla yeri döverek alırdı sanki. Adımlarında en ufak bir şefkat yoktu. Ve az önce narinin yanına gitmek için yine onun ayak seslerine maruz kalmıştım. Her adımıyla üstüme basıp geçiyordu âdeta. Kapıyı sertçe açtı. Lügatinde zarafete yer yoktu ki:

“Hâlâ uyanmadın mı? “ diye bağırdı. Sesi bütün evi doldurdu.  Cevap gelmeyince daha da sertleşti. Perdeyi hızla açtı, ışıkla odayı doldurdu. Narin her şeye öyle alışkındı ki yatağın içinde kımıldamadı bile. Güçlü ayak sesli, yorganı üzerinden çekti, yatağın içinde onu sarstı.

“Uyansana!” Narin dehşetle sıçradı. Ağlamaya başladı.

“Ağlamayı bırak da hazırlan, servisi kaçıracaksın.”

Odada dolaşıp durdu; narine yatakta kalma fırsatı bırakmadı. Narin gönülsüzce kalktı, ayaklarını sürüyerek lavaboya gitti. O an bende yerimden kalkmayı denedim, olmadı. İçimde bir şey yırtılır gibi oldu. Sıcak bir şey aktı, kokusu havaya karıştı. Kendimi olduğum yere bıraktım.

“Biz çıkıyoruz,” dedi ses, “kahvaltın masada.”

Sonrasında sert bir kapı sesi duyuldu, ardından ev sessizliğe gömüldü. O sessizlikte nefesim sanki bulunduğum yeri aşıp evin duvarlarından narine kadar ulaştı. Bir an sesime dikkat kesildi. Sonra adımları, sakin ve sessizce bana doğru yaklaştı. Yüzü gerildi. Uzun süre ses çıkarmadan birbirimize baktık. Kaçmadım, kaçamazdım. Gözlerinde korkudan çok tiksinme ve tanıma vardı.  Bu evde böyle sıkışmış şeylere yabancı olmadığı her halinden belliydi.

“Seni iğrenç fare!” diye bağırdı.

Sonra beni kapanın içinde, sıkışmış bir halde bırakıp, kahvaltısını yapmak üzere mutfağa gitti. O an adımlarının eskisi kadar hafif olmadığını fark ettim.

Editör: Onur Özkoparan

Latest posts by zehra çolakoğlu (see all)
Visited 3 times, 4 visit(s) today
Close
Exit mobile version