Yazar: 09:30 Öykü

Gönle Düşen Cemre

Tebessüm ediyorsun, dedi. Evet, ufak bir tebessüm. Cemre düştü düşecek. Vakit var, dedi. Olsun, cemrenin vakti olmaz gönle düşünce. Tebessüm ediyordum ancak anlamıştı, bir şeyler çöküyordu içimde, engel olamıyordum. Tek çocuk sendromu olduğunu fark etti hemen, yalnızlığımın köklerine indi. Eşlik etmedim bu yolculukta. Karamsar bir tutum sergileyip yıldırmadım onu kendimden. Kötü günler önümüzdeydi, daha kötülerine de alışıyorduk her bir an. Çok düşünüyorsun, dedi. Düşünüyorum, keşke düşünmesem. Dünya, bu kadar da düşünülecek bir yer değil. Bana en çok zararı dokunan şey düşünmek, her bir düşünce bir diğerini çekiyor mıknatısla. Belanın belayı çektiği gibi. Ben, kendimin en büyük belasıyım. Bu yüzden yazıyorum, dedim, yazmasam… Devamını getirmedim cümlenin. Her cümlenin devamı gelmemeli, her sevdanın da sonu.

Ben, yaşamayı seviyorum. Ancak, kendimi değil. Anlıyordu bunu, o kadar iyi anlıyordu ki çöken ruhumun enkazını kaldırma görevini üstlenebilirdi. İzin veremezdim. Herkes, kendi günahına mahkumdur. Benim en büyük günahım da yaşamak. Yaşamayı seviyorum ama yaşamak, beni sevmiyor. Sevseydi böyle olmazdı, belki daha güzel yaşlanabilirdim. Saçlarımdaki beyazlıkları sordu, ne zaman çıktı bunlar? Bilmiyorum, günden güne artıyorlar. Düşünceler gibi, hiç eksilmiyorlar. Kendimi karanlığa gömerken fark etmiyorum beyazlıkları. Kendimi hiç sevmiyorum, kabullenemiyorum böyle birisi olmayı. Kader diyip de geçiştiremeyeceğim, kaderle derdim olmasa yazmazdım. Kendimi mutluluktan alıkoymak pahasına koşup gitmezdim cemrenin peşinden. Onunla düşerdim düşebilsem, neresi olduğu hiç fark etmez. Belki çoktan düşmüşümdür de.

Cemre ilkin havaya düştü. Sevindik. İçimiz ısınır sandık, çok erkendi. Baharın geleceğine dair büyük şüphelerim vardı, terk etmişti buraları çok önceden. Baharın sonuna yetişmiştim hep, bir başkasıydı benimkisi. İçim ısıyacağına soğumuştu. Isınmak için kelimeler türettim, bitmek bilmeyen cümleler kurdum, taştım sayfalardan. Sığamadım içime, hiç kimseyi de sığdıramadığım bir bahara. Cemre düştükten sonra çok şey değişti, ne değiştiğini bile anlayamadan. Sıradanlaştım, öylesine alışılagelmiş bir ölümü yaşıyordum ki içimde hiçbir şey fayda etmedi yaşamaya. Gökyüzünün renksizliği kapladı içimi, bulutlar yağmalandı ama bir damla dahi düşmedi. Zihnim uyuştu, kokladım havayı. Bir şey vardı. Öyle bir şeydi ki kimse bilmez. Anca, haddimi bildirebildim kendime.

Yürümek istedi. Nereye yürüdüğümüz önemsizdi. Soğuk, ciğerlerimize işlerken tek istediğimiz şey, hiçbir şey düşünmemek ve sadece yürümekti. Anlatmaya başladı yaşadığı şehri. Ufak, güzel ve de sevimli. Sıkılmıyor musun, dedim. Sıkılmadığını söyledi, büyük şehrin de derdi büyük oluyor baksana. Bir şey ima ediyor sandım, öyle olmadı. Sizin oralara cemre düşmüyor herhalde? Düşmüyor, gerçekten de bizim oralara cemre hiçbir zaman düşmüyor. Peki, dedi, baharın geldiğini nasıl anlarsın? Anlamam, dedim, bahar gelmiş gelmemiş; kimse fark etmez bizim oralarda. Şaşırdı, böyle bir cevabı beklemiyordu. Ama… Bahar gelmezse nasıl ısınır insanlar? Bir cevap verebilirdim, vermedim, susma hakkımı kullandım. Bahar çoktan terk etmişti, cemre kaçmıştı bizden. Kimse de merak etmemişti cemrenin nereye gittiğini, herkes içinde arıyordu, kimse bulamıyordu. Yürümeye devam ettik. Ölü bir çiçeği kopardı topraktan. Bu çiçeğin şehrin simgesi olduğunu ve çok nadir bulunduğunu söyledi. Cemre düşmedi henüz bak, düşseydi bu çiçek canlanırdı. İki elimin arasına tutuşturdu, saklamamı istedi. Yürüdük, yüreğimizde bir çiçek açacak umuduyla.

Anlatmak istediğim çok şey olduğunu, hiçbir zaman da anlatamadığımı biliyor ve ona da anlatamayacağımdan korkuyordu. Bu korkuyu çekip alamıyordum ondan. Çok şey vardı gerçekten ve bu çokluk, bir hiçlik ile eşti kimi zaman. Kaçmıştım. Yaşadığım yerden, sevdiklerimden. Bir cemrenin peşine düşmüştüm bunca zaman. Bulmuş muydum? Her arayış bir intihardı, ben defalarca kez ölüyordum bu yüzden. Kendimden o kadar uzun süredir kaçıyordum ki onun yanında bulmuştum kendimi. Sordu, hiç gülmez misin? Gülerim elbette, neden gülmeyeyim. Ama, gülmüyorsun işte. Haklıydı. Gülmüyordum. Gülüşümü çalmışlardı. Kim çaldı gülüşümü, çıkıp söylesin! Beni yasa mahkum eden hangi yasa? Anlatacağım bunca şey varken neden anlatamıyorum ona, hangi cemre bu kadar bekler bir sevdaya kavuşmayı? Bilmiyorum. Düşünmek istemiyordum, düşünmemenin beni kurtaracağına inanıyordum kendimden. Bunca zaman düşünmüştüm. En çok da kendimi. Düşüncesizliğe savrulmuştu benliğim, akbabalar üşüşmüştü düşlerime. Yarasalar var mıydı bu şehirde? Soramadım, delirdiğimi düşünebilirdi. Düşünse de haksızlık etmezdi, ben de farklı düşünmüyordum.

Gülmeye çalıştım. O da bunu istiyordu ama kaçıp giderken gülüşümü de yitirmiştim bir yerde. Hatırlamaya çalıştım, bulamadım. Polise gidemezdim, en fazla adımı soyadımı alıp beni salarlardı. Otogarlar, istasyonlar, adını kimsenin bilmediği duraklar… Gülüşümü kendimden çalmıştım ben, kimseye fırsat vermemiştim. Yürürken -en azından yürürken- düşünmemek zorundaydım, bir türlü engel olamıyordum kendime. Fark ediyordu, beni kurtaramıyordu zamandan. Geçmiş ya da gelecek, fark etmiyordu. Bir gül tarlasının yanından geçerken o da hüzünlendi. Merakıma yenildim, neden böyle bakıyorsun? Baksana, dedi, gülleri hem de en güzellerini çalmışlar. Benim gülüşüm, onun şehrinin gülleri. Hiçbir şeyin değerinde alınıp satılmadığı bu dünyada her şey birer birer çalınıyordu. Belki biri de beni benden çalmıştı, ben olmayan bir benlikten kaçmıştım en sonunda. Yürüyorduk fakat bu sadece bir yürüyüş değildi, şansımız tutmuyordu. Yalnızdık. Aynı yolu yürürken daha bir yalnızlaşıyorduk. Her adımımızda bir şeyden kaçıyorduk, ona söyleyemiyordum bunu. Anlatamayacağım çok şey vardı, anlatamıyordum da.

Senin gibiyim, dedi, çocukluktan beri yalnız. Sordum, o nasıl bir şey? Senin gibi işte, tek çocuk olunca böyle oluyor; sanıyorsun ki dünyan sadece senin, sonra görüyorsun ki asla o dünyayla bir olmamışsın. Laf dönüp dolaşıp yine bana geliyor: Hiç kardeş istedin mi? İstemediğimi söylüyor, sebebini açıklama gereği görmüyorum. Neden istemediğimi ben de bilmiyorum, küçük bir çocuk nasıl böyle bir şeye karar verebilir? Ben yaz günü doğmuşum, bir çocuğun doğumuna dair bildiğim tek şey bu. Zor bir doğummuş o da, neden olduğu uzun hikâye ve bana söylenilen kadarını bile onunla paylaşmıyorum. Anlatamadığım çok şey, biraz daha artıyor. Ben küçük bir şehirde baharın gelişiyle doğup büyüdüm, diyor, büyüdüm ama şehir büyümedi hatta küçüldü benim için hep. Soru sorma hakkımı kullanıyorum, neden terk etmedin peki bu şehri hiç? Kaybolacağından korktuğunu söylüyor, büyük bir şehrin onu yutacağından. Sonra görüyor ki en sevdiği şeyleri, şehrin güllerini çalmışlar. Küçükken bir kardeş istermiş kendine, gül toplamak istermiş onunla annesi için. Geriye ölü güllerin kaldığını gördükçe iç çekiyor, biliyor ki ne bu şehir aynı şehir ne de o artık küçük bir çocuk. 

Cemre suya düştü havadan sonra. Ufak dalgalanmalar oldu su birikintilerinde. Balıkların içi ısınmış mıdır, balıklara sormak gerek. Suyun akışında buldum kendimi, içimi ısıtmaya yetmedi. Gelen baharsa da yalancı bahardı. Hiçbir sözcük ateşten değildi, hepsi susuzluğuna derman arıyordu. Böylesi anlara ait masallar vardı anlatılan, benim düşlerimden daha gerçeklerdi çoğu zaman. Ben masal anlatmadım hiç kimseye, ona da anlatmazdım. Cemre düştü de ne oldu? Ben yine aynı bendim, içim ısınır sandım; daha çok üşüdüm, daha çok düştüm kendi içime. Bir şeyler öldü, ölmek zorunda olduğu için. Bir türlü ısınmadı sularım, kanıma karışan yalnızlığı atamadım. Çok şey öğrendim sandım, hiçbir şeyi bilemedim. 

Ben anlatamıyorum, onun da anlatamadığı çok şey var. Karşılıklı bir anlatamayış hüküm sürüyor yürüyüşümüzde. Bir yere varır mıyız? Hiç konuşmuyoruz bunu, dert edinmiyoruz boşa. Anlatacaklarımızdan kaçıyoruz. Soruyor, hiç küçük bir şehirde yaşamayı düşündün mü? Düşünmedim çünkü düşündüklerimi sığdıramam. Düşüncelere sığabilir misin peki? Hiç düşünmediğim bir şey soruyor bana. Düşüncelere sığmak, kulağa hiç hoş gelmiyor. Sığamam, sığmak da istemem; o zaman benim olmaz düşünceler, düşünemem. Gülecek gibi oluyor, gülmüyor. Gülecek bir şey olmadığından, hâlimiz ağlanır cinsten. Şehri boydan boya yürürken bir şeylerden kaçıyoruz. Bir şeyler, sadece bir şeylerden oluşmuyor yalnız. Çok şey var. O kadar çok ki… Göz göze geliyoruz, söyleneceklerin yetmezliğini bilerek. Yüzünden anlıyorum üşüdüğünü, çok geride bırakmışız da bir türlü getirememişiz baharı. Yaşamak, diyor, nasıl olmalı? Yaşıyoruz işte, daha nasıl olsun; cevabını alınca duraksıyor ve hemen karşılık veriyor: Seviyorsun o zaman? Çok, diyorum, tabii benimkine yaşamak denirse. Yaşamak… İlginç bir kelime doğrusu. Kaç kişi yaşayabiliyor ki gerçekten? Sence, diyorum, bu küçük şehir kaç yaşama sahip çıkar?

Küçük bir şehir, belki daha fazla büyümez fakat içinde çok fazla şey büyütebilir kendisi hariç. O kadar büyümüştü ki artık, bu şehre sığmıyordu itiraf etmese de. Ekinler, hasat vakti geldiğinde biçiliyordu mutsuzlukla. Yürüyorduk, bize ayrılan yolun sonuna gelinceye dek. Yaşadığımız bu hayatın tadına varıyor muyduk, bence hayır. Yürümekten başka bir çaremiz yoktu, bir çeşit çaresizlikti bu da. Biz, çaresizlik içerisinde debelenip medet umuyorduk yalnızlığımıza. İnsan, yalnızlığıyla eğlenir miymiş hiç? Böyle eğleniyormuş demek ki. Yalnızdık, utanılacak bir şey yoktu bunda. Koparılmış her gül kadar yalnız, cemresini kaybetmiş her şey kadar solgun. Yaşadıklarımızı anlatabilsek çok daha başka hayatlar yaşamak mümkün olabilirdi, bir de bu şehre sığabilsek. Ben yine kaçacaktım ama o? Bu şehir ona mı aitti yoksa kendinden vazgeçmişti de gidemiyor muydu bir yere? Onunla şehrin arasına girmek istemedim, hakkım yoktu. Söz vermiştim, düşünmeyecektim; düşünüyordum, engelleyemiyordum kendimi asla. Düşündükçe hızlanıyordu düşüşümüz, bir düşü kovalıyorduk.

Gece olmamıştı ama erken kararıyordu hava, içimizdeki karanlığın izdüşümü gibi kaplıyordu her yanı. Gökyüzünü aydınlatacak bir şey oldu: Bir yıldız kaydı. Kuyruklu yıldız olup olmadığını sordu, bilmediğimi söyledim. Kuyruklu yıldız olsaydı takip edilebilirdi çok daha uzunca bir süre, tıpkı bir yalan gibi. Ben kendime yalan söylemiştim kendimden kaçarken. Bu yüzden de kaçamamıştım asla, bir gölge gibi takip etmişti beni bıraktığım her şey. Üşüyordum, ısınmak için koşuyordum hiç bilmediğim bir yere. Düşüyordum, yalvarıyordum ateşler kutsasın diye bedenimi. Kaçıyordum. Ölesiye bir kaçıştı bu. Tekil varlığımın asla çoğullaşamayacağını bilerek, her bir anımda hemen öncesini unutarak ve içimdeki sessizliği bastırmak için kimsesizliğe kendimi teslim ettiğim, ne için olduğunu bile hatırlayamadığım bir kaçış. Kaçarken, kaybettiğim bir şeyi -en çok da kendimi- arıyordum; hiçbir yerde yoktum, hiçbir zamanda rastlanmıyordu adıma. Uzun ve kara bir kışın ardından baharı müjdelenmesi, uzak olduğunca soğuk bir ihtimaldi sadece. Kimseye bir şey anlatamıyor, kendi kendime gelin güvey olup sessizliğe gömülüyordum. Tektim, bir değildim. Bu teklik, bir başarısızlıktı aslında. Şimdi yürüyoruz iki kişi ancak bir değiliz. Aynı anda gülemiyor, aynı anda sevinemiyor hatta aynı anda ağlayamıyoruz. Bizi bir yapacak ne varsa, koskoca bir hiç kılıveriyor. Düşünceler… En başta onlar suçlu. Düşünülmemesi gereken şeyler düşünüldüğünden.

Yürürken yaşıyoruz, diyemem, yaşlanıyoruz aslında her bir adımımızda nereye attığımızı bilmediğimiz. Soğuğun etkisiyle olsa gerek, devrik cümleler esir alıyor dilimizi ve hiçe sayıyoruz kuralları. Birbirimize hiç ismimizle hitap etmediğimizi fark ediyorum, ihtiyacımız olmamış. Bu küçücük şehir bile bir anda büyüyor gözlerimizde, biz ufacık kalıyoruz. Göz göze gelmekten korkuyoruz, biz anlatmasak da bir şeyler anlaşılıyor suskunluğumuzda. Soruyor, nereye kadar böyle devam edecek? Bilmiyorum, diyorum, hiç düşünmedim nereye kadar gidebileceğimi ama hep gittim, hiç kalamadım olduğum yerde. Uçaklar geçiyordu üstümüzden, eşlik ediyordu kuşlar; biz birbirimize eşlik ediyorduk, nereye kadar? Bu bilinmezlik içerisinde, iyice ezildi avucumdaki çiçek. Sonra baktım ki çiçek yok, gitmiş. Gördü, hüzünlendi. Demiştim, dedi, cemre daha düşmedi ki bu çiçek yaşasın! Yaşatamamıştım çiçeği, soğuk avucumda karşı gelememişti bu dünyaya. Kendi topraklarında can vermişti, kendi topraklarından kaçan bir insanın avucunda.

En sonunda cemre, toprağa düştü. Toprağa düştüğü gibi çıkardım ayakkabılarımı, bütün mutsuzluğumu alsın diye yalınayak bastım toprağa. Toprak hâlâ ısınmamıştı, en az benim kadar soğuktu. Çöküp ellerimle eşeledim. Belki bir tohum kök salmıştır, dedim, bu tohumla yeşermeye başlar her taraf. Avucumun içinden döküldü toprak, cemre düşmüştü ama toprak hâlâ aynı topraktı. Bu toprak ki milyonlarcasının eviydi, beni kabul ederse bir gün benim de evim olacaktı. Bu toprağın rengi -ne kadar yeşerirse yeşersin- daima karaydı. Ruhum, bu toprağın bir parçasıydı onca zamandır. Havaya, suya, toprağa düşen cemre; bir kez olsun düşmemişti içime, ısınamamıştım. Toprağın içindekiler kadar ben de muhtaçtım cemreye, toprağın altındakiler kadar yalnız ve üstündekiler kadar çaresizdim. 

O da benden farksız değil, görüyorum. Nereye giderse gitsin kendisinden çok daha büyük bir yalnızlığı taşıyor ve bununla yaşamaya alışıyordu. Şehrin her tarafını biliyor sanıyordum, yanılmışım; keşfetmediği bir yer daha varmış, kendisiymiş. Yürüyoruz. Hiçbir şey düşünmemize engel olmuyor. Yürüyoruz. Daha çok düşünüyoruz ama neden böyle oluyor, hiç bilmiyoruz. Cemre düştü düşecek, diyorum; inatla düşmeyeceğini, çok erken olduğunu söylüyor. Ne zaman düşeceğini sorduğumda ise tek söylediği, şimdi düşmeyeceği. Ben düşüyorum, o düşüyor, bütün ümitlerimiz düşüyor. Güller çalınıyor, gülüşlerimiz yitiyor, gece ve gündüz giriyor birbirine ama cemre, bir türlü düşmüyor. Hayır, bu sefer kaçmıyorum; inat ediyorum cemreyi beklemeye, düşeceğine eminim. Beni ilk defa böyle görüyor. Hiçbir şey anlatmamış olsam dahi çok şey söylüyor gözlerim. Kaçırmıyor gözlerini. Soğuk bir kış gecesinin bahara dönmeyen inadı, yazın ilk günlerinin dinmeyen harareti ile birleşiyor içimde. Cemre, düşmeli artık; sen de ben de gülebilmeliyiz, baharın gelişi ile bütünleşerek. İnanası gelmiyor bu söylediklerime. Bunca zaman kendinden kaçan ben, ilk defa bu kadar bir oluyorum kendimle.

Bazı şeylerin zamanı olmaz, mekânı da. Aslında her şey, bir denk geliş bu hayatta. Ben bu şehre gelmesem, onun varlığından haberim olmazdı. O, bu şehre sığıyor olsa böyle bir yolculuğa çıkmazdı. Yürüdük, şehrin üstüne birkaç şehir daha kattık. Çok şey düşündük hiçbirini söyleyemeden birbirimize, yasaklanmış bir doktrinin kenarından köşesinden dolandık, düşünceler binlerce kez tavaf edildi ancak hiçbir yere varamadık. Cemrenin gelişi mi bizi kurtaracaktı yoksa biz mi cemreyi bu kara kıştan kurtaracaktık, bilemedik. O kadar uzun süredir üşüyorduk ki ısınabilmek, çok güzel fakat düşüncesini kaybettiğimiz bir düştü bizler için. Bir an çocukluğuna geri döndü. Burada hep güller açardı, dedi, artık onlar da vazgeçti; cemre düşmeyecek bir daha, bu şehir cemresini kaybetti. Dertler, cemrenin peşini bırakmamıştı. Öylesine çoklardı ki düşmek için fırsat bulamamıştı cemre. Yılmıştı. Nereye düşerse düşsün bir şey değişmeyecek, şehir yine aynı şehir olarak kalacaktı. Bu şehir, benim şehrim değil artık; dedi, hiçbirimizin değil.

O an kalbim, paramparça oldu. Kaçmıştım, kaçtım zannetmiştim. Kendimden ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım başaramamıştım, bulmuştum yine kendimi. Kadere yenilmek de kaderde varmış, dedim, cemrenin kaderi buymuş. O kadar çok yürümüştük ki yürüyeceğimiz bir yol kalmamıştı içimizde, devam edemedik. Buraya kadarmış, dedi; nereye kadar olduğu, yolun sonunda öğrenilirmiş. Cemre düştü düşecek, derken yolun sonuna gelmiştik ikimiz için. O, çocukluğuna geri dönememişti ama ben, onun çocukluğundan geri dönmüştüm gittiğim bütün yolu. Son bir kez, dedi, gülebilirsin! Gülmek istedim, gülemedim. Her istediği zaman gülemiyordu insan, yolun sonuna varmak bir başarı değildi ki güleyim. Anladı gülemeyeceğimi, ufak bir tebessümle geçiştirdim. Anlatamadığım çok şey vardı, hiçbir zaman da anlatamayacağım. Bunu biliyordu, kabullenmişti. Gelmedi üstüme, gelse de bir yere varamazdı. İçimizdeki yolun da sonuydu bu, herkesten ve her şeyden kaçarak yine kendimize vardığımız.

Hava. Su. Toprak. Son bir şey daha kalmıştı dört elementten geriye: gönül. O küçücük şehirde ilk defa biraz olsun ısındığımı hissettim, gönlüm yandı. Güleceğim geldiyse de tuttum kendimi. Tebessüm ederek karşılık verdi beni bozmadan. İçimde, daha önceden eşi benzerine rastlanmamış bir gül canlandı alevler içerisinde; hiçbir yaprağı yanıp tutuşmadı, düşüp gitmedi karanlığa. Peki, dedi, şimdi nereye gideceksin? Bilmiyorum, dedim; hiç düşünmüyorum nereye gideceğimi, düşünmeme de gerek yok. Kalmamı istercesine baktı, çok geçti şimdi her şey için. O kadar çok kaçmıştım ki kendimden, kaçmak harici bir şey bilmiyordum. Duramazdım. Bir başka yere gitmeli, gönlümdeki cemreyi de gittiğim her yere götürmeliydim. Kararlıydım. Yaşamayı seviyordum her şeye rağmen, bir şekilde yaşayacaktım bu hayatı kendime, baharı gelmeyen kışıma inat. Gönlümdekini paylaşacaktım hava, su ve toprak ile. 

Yürümeye devam ettim. O arkamda kaldı. Yürüdüm. Her bir düşüncemde vardı artık. Düşüncelerimden arınmak yersizdi, ondan uzak kalamazdım. O, hiç açığa vuramadığım düşüncelerimin sona ermeyen düşüydü. Her nefes alışımla coşan gönlümde, harlanıyordu gül. Soğuk ısırıyordu ruhumu, baharı müjdelercesine yürüyordum. Yolun sonu, bir başka yola çıkıyordu her defasında. Onunla kesişen yollarımız, bir olmamıştı ama hiç olmamış da değildi. Mutluluk duyuyordum bundan, bu küçücük şehir benim için en büyük hatırayı sahipleniyordu. Hava, su, toprak ve en çok da kendisi şahitti artık cemrenin düştüğüne. Bazen zaman ve mekân, anlamını tamamen yitiriyor; hiç olmayacak şeyler oluveriyordu hayatta, hiç yoktan yeğce. Bizim de payımıza düşeni kabullenmemiz gerekiyordu. 

Görmüyordu yüzümü, gülüyordum. En son ne zaman güldüğümü hatırlamaksızın gülüyordum. Görmese bile biliyordu çünkü o da gülüyordu. Güller açıyordu bir yerde, hissediyordum. O güldükçe gülüşüyordu güller, baharsız günlere meydan okuyordu. Cemre düştü düşecek, diyordum. Haklıydım. Cemre, gönle düşmüştü.

Editör: Onur Özkoparan

Latest posts by Derya Onaran (see all)
Visited 2 times, 2 visit(s) today
Close
Exit mobile version