Yazar: 16:30 İnceleme

Öykü Çarpması

Ayna Çarpması öyküsü üzerine bir inceleme.

Öykü yerinde ağırdır. Bazı öyküler sadece okunmaz, içten içe yaşanır, hüznün ağırlığı insanın üzerinde kalır. Bitirdiğinizde sayfayı çevirecek gücünüz kalmaz. Oturur kalır, kitabı bile kapatamazsınız zihniniz kapanmasın diye. Tıpkı bazı filmlerin ardından salonu hemen terk edememek gibi. Bazı öyküler de bizi bir süre oturduğumuz yere bağlar. Öykü çarpması dememin sebebi de tam olarak budur; bir anlatının gelip okurun göğsüne çarpması, orada yankılanması. 

Ayna Çarpması böyle bir öykü. Anlattığı şeyin bir olaydan ibaret olmaması, tam aksine bir iç karmaşanın, bir ruhsal sisin içinde dolanması, onu çağdaş Türk edebiyatında ayrı bir yere koyuyor. Modern öykülerde deneyimlenen parçalı kurgu, zamansal kırılmalar, güvenilmez anlatıcı gibi teknik unsurlar burada da var, ama bu öyküyü sadece biçimsel düzlemden açıklamak onu eksik bırakır. Çünkü gücünü teknik becerisinden çok duygusal sahiciliğinden, içtenliğinden ve belki de çıplak cesaretinden alıyor. Yani anlatıcı, kendini sakınmadan, eğip bükmeden sunuyor.

Bir berber koltuğunda başlayan öykü, giderek derinleşen iç konuşmayla mekânı da içe doğru açıyor. Geçmişle hesaplaşmaya, babayla, annelikle, öfkeyle ve suçlulukla yüzleşmeye doğru evriliyor. Anlatıcının zihni öykünün yapısına sinmiş ve düşünsel dağınıklık bilinçli ve kontrollü kullanılmış, çünkü bu tür kırılmalar düz bir çizgide anlatılamaz. 

Öykünün zaman sıçramaları, geçmişe dönüşleri, iç monologları, bastırılmış öfkenin aniden parlayıp sönmesi sanki anlatının nabzını belirliyor. Öykünün en etkili simgesel alanları olan ayna, jilet, Samsun 216 sigarası, berberin eli, babanın gölgesi, annenin belirsiz sesi, mezarlıkta dinlenen sessizlik gibi tüm unsurlar öykünün ruh haline dönüşmüş anlam katmanları. Anlatıcı sakalını kestirirken aslında geçmişini de tıraş ediyor. Berberin eli, babanın şiddetle uzanan eliyle yer değiştiriyor. Aynaya bakmak, sadece kendini görmek değil geçmişin travmalarıyla yüzleşmek aslında; ayna hem metaforik hem de simgesel olarak çok güçlü işleniyor. Edebiyatta bir söz vardır, yazar eserini yayınlayana dek her satır kendisine aittir ancak yayınladıktan sonra artık okurundur. Eser yazarın önüne geçer ve hatta yazar yok olur. Bu tuzağa düşmek değildir. Edebiyatın ve sanatın gerçeğidir. 

1979 yılında Diyarbakır’da doğan Murat Özyaşar, Kürt kökenli Türk edebiyatının özgün öykücülerinden biri olarak tanınıyor. Yazar, Dicle Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olduktan sonra edebiyat öğretmenliği yapıyor., ancak olağanüstü hal sonrası öğretmenliğe bir süre ara veriyor. Öyküleri Türkiye’de ve uluslararası edebiyat dergilerinde; ayrıca İngilizce, Fransızca, Almanca ve İtalyanca gibi dillere çevrilmiş ve yayınlanmıştır. Hemen her öyküsünü taşıdığı kültürel miras, gelenekler, yetişme ve eğitim serüveniyle kuruyor.

Ayna Çarpması, Özyaşar’ın ilk öykü kitabıdır. 2008’de yayımlanan bu kitap, aynı yıl Haldun Taner Öykü Ödülü ve 2009 yılında Yunus Nadi Öykü Ödülü gibi Türkiye’nin en prestijli edebiyat ödüllerini kazanıyor ve öyküsel anlatısındaki özgünlük, atmosfer yoğunluğu gibi özellikleriyle dikkat çekiyor. Ayna Çarpması kitabı, Kürtçeye Bîr adıyla çevriliyor. Sarı Kahkaha, Özyaşar’ın ikinci öykü kitabı. 2015’te yayımlanıyor ve 2016’da Uluslararası Balkanika Edebiyat Ödülü’ne değer görülüyor. Ödül, yedi Balkan ülkesinden yayınevlerinin ortak seçtiği uluslararası bir edebiyat ödülüdür. Bu kitap öykülerindeki dilsel yoğunluk ve yorumsal derinlikle tanınmıştır.[1]

Aslı Gibidir: Diyarbakır Hikâyeleri 2019’da yayımlanan bir diğer öykü kitabıdır; Diyarbakır kentini, oralarla ilgili bireysel ve toplumsal hafızayı edebi kavrayışla ele alan metinlerden oluşuyor. Kitabın içeriğini Selçuk Demirel resmetmiştir. 

Bu öyküye Türkiye’nin en prestijli ödüllerinden ikisini birden kazandıran neydi? Öncelikle tek bir omurganın olması. Birden fazla güçlü tematik omurgalar yapıyı zedeler. Konudan sapmayan bir anlatı: “çocuklukta kırılan kimliğin yetişkinlikte hâlâ kanaması.” Değerlendirme kurullarındaki edebiyatçılar çoğunlukla bu tür tematik bütünlüğe ve dağılmayan öykülere değer verir. İçeriklerdeki temalar birbiriyle o kadar iyi örülmüş olmalı ki bütünlük bozulmamalı. Bu öyküde birden fazla tema var: şiddet, suçluluk, affetme isteği, bellek yıkımı ve hepsi bir bütünün içinde akıyor. Öyküde aklımdan çıkmayan en vurucu cümlelerden  “Babam, babamız bizi pis sevdi…” [2] ifadesi, temanın çivisi. Anlatı karakterin gücü ne mağdur ne de kurban kimliğinde, iç çatışma var. Bu tür gri karakterler edebiyatta kıymetlidir. Baba figürü gölge arketip, ölü ama sesi susmamış: “büyüdükçe babamı topal ayağımdaki sızı olarak bildim…” Biçim, karakterin ruhuyla lineer kurulmuş. Dil kırık ve parçalı, çünkü anlatıcının iç dünyası da paramparça. Yine de anlatı dağınık değil. Bu nedenle Ayna Çarpması derinlikli duruşun ürünü ve zamana direnecek nitelikte bir öykü; sayfalar kapansa da izi silinmeyeceklerden.  Aynı adlı kitabın içindeki her öykü de birbirinden güzel.

Bir diğer açıdan bunun gibi zorlayıcı duygusal derinlikler ve psikanalitik katmanları olan öyküler, kurmaca anlatılar gibi görünse de duygusal sınırlarda gezmesi, edebi biçimselcilik yanılsaması yaratabiliyor; yani teknik sınırları esnetip, yazarın iç dünyasıyla edebiyat arasında geçişken bir alan kurabiliyor. Bu nedenle katı yapısalcı yaklaşımla okunmamalıdır ve böyle öyküler hep yazılmalıdır.


[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/yazar-olmak-istemiyorum-888784?utm_source=chatgpt.com

[2]  https://www.kitapyurdu.com/kitap/ayna-carpmasi/120581.html?srsltid=AfmBOoqm62Uba5qAzXdRpsGExOlUmXFgAJxtNHBCeuZ-I07_yFYfFVPT  (öykünün tamamına erişilebilir)

Editör: Melike Kara

Visited 3 times, 3 visit(s) today
Close
Exit mobile version