Elli. Bir gün boyunca konuşabileceği kelime sayısı. Kolundaki bilekliğe baktı. Rengi hâlâ yeşil. Bugün kızının doğum günüydü. Ona bu akşam hediye edeceği masalı düşündü. Bunun için üç gün boyunca susmuş ve sonunda yüz kırk yedi kelime biriktirebilmişti. Bir masal için oldukça yüksek bir bedel. Kızının küçük burnu ve çekik gözleri aklına gelince gülümsedi; buna fazlasıyla değerdi.
Daha önce karısı için de üç gün susmuştu. Sorguda canını yakmaya çalıştıklarında bile sesini çıkarmamıştı. Niyeti, cenazesinde birkaç düzgün cümle söylemek ve başsağlığı dileklerini kabul etmekti. Ama karısını, o olmadan bir çukura gömmüşlerdi. Ve üç günlük susuşunu, konuşma hakkının sıfırlanmasına on dakika kala bozmuştu: Bildiği tüm küfürleri ederek… Kelimeler değerliydi, herkese ayıracak kadar yoktu. Her pazar kız arkadaşına da yirmi kadar ayırırdı. Sevişirken kelimeleri kullanmayı ikisi de seviyordu.
Eskiden bir müzisyendi; şimdiyse dolaşıma giren sözlü ifadeleri kayıt altına alıp sınıflandıran, uyum kriterlerine göre düzenleyen bir kelime işçisi. Konuşma sınırı olmayan insanları dinliyor, toplumsal uyum yasasına aykırı sözler olup olmadığını kontrol ediyordu. Bir kişinin söyleyeceği tek yanlış cümle, onu günlük elli kelimeyle yetinecek bir Öteki olmasına yeterdi.
Şimdi, Toplumsal Uyum ve İfade Düzenleme Başkanlığı’na bağlı Konuşma Döküm Merkezi’nin penceresiz bodrum katında, ahşap paravanlarla birbirinden ayrılmış yirmi iki masanın yan yana ve karşılıklı dizildiği ses yalıtımlı uzun beyaz odada, girişe göre sağdaki masaların dördüncüsünde bilgisayarın önünde oturuyor; üç saattir çıkarmadığı kulaklıktan yayılan tekdüze sesleri titizlikle kayıt altına alıyordu. Mesai arkadaşlarının bazılarının sesini hiç duymamıştı. Zorunlu iş iletişimlerini merkez içi yazılı sistemler üzerinden yürütüyorlardı.
Kıpırdandı. Bilgisayar ekranının sağ üst köşesinde sarı renkli bir uyarı belirdi: Duygusal ve Zamansal Sapmalar. Sebebi renksiz bir sesle tane tane konuşan bir kadının cümleleriydi: Burada kendimi yalnız hissediyorum. Eskiden daha iyiydik. Bir gün galiba ben de susacağım.
Cümleleri işaretledi. Ağzının içinde bir kasılma hissetti. Yutkundu. Aygıtın ilk takıldığı günü hatırladı. Önce bileklik… Bant bileğe otomatik kilitlenmişti. Ardından dilinin altına ince plaka şeklindeki dilaltı sensör yerleştirilmişti. Sensör takıldığında ürpermiş, yutkunmak istemiş ama yapamamış ve asıl ağırlığı bileğinde değil ağzında hissetmişti. Sonra alışmış ve tat değişikliği normale dönmüştü. Ardından deneme yapılmıştı. İlk yirmi kelimede bileklik yeşil, sonraki yirmi kelimede sarı ve son on kelimede ise kırmızı yanmış; elli birinci kelimede dilaltı sensörü devreye girerek dilini hareketsiz hale getirmiş ve ağzından tek bir kelime daha çıkmamıştı.
Masanın üzerindeki yeşil butona bastı. Kulaklıktaki sesler akmaya devam ediyordu. Kadının cümleleri hâlâ ekrandaydı. Ardından unvanı İçerik Akış Sorumlusu olan amiri geldi. Güncel bir pop şarkısını mırıldanıyordu. Masanın yanına geldiğinde şarkıyı kesmedi. Ayakta dikilip ekrandaki uyarıyı baktı.
“İşaretle,” dedi. Adam cümleleri işaretledi. Amir başını salladı. “Akışa al.”
Sonra masanın üzerindeki bir dosyaya baktı.
“Bu dosya hala bekliyor, yarın bitsin.”
Adam başını salladı. Amir tam dönecekken durdu, eliyle adamın omzuna hafifçe dokundu.
“Bu cümlelerin sahibinin artık konuşma hakkıyla ilgili yeni bir kaydı olacak,” deyip şarkıya kaldığı yerden devam ederek uzaklaştı.
Adam bir süre ekrana bakmaya devam etti. Kadının cümlesi artık sarı değildi. Sistemden düşmüştü…
Konuşma Döküm Merkezi’nden çıktığında akşam henüz çökmemişti ancak sokak lambaları yanıyordu. Sokakta bilekliklerine bakıp kelimelerini sayan insanlara baktı. O ise biliyordu tamı tamına kaç kelimesi kaldığını. Sokağa karıştı. Şehirde sınırsız konuşma hakkına sahip olanların toplandığı bir kafenin önünden geçerken dönüp baktı. Bolca kahkaha gördü. Kendi sesini hatırlamaya çalıştı. Meydanın köşesindeki ekranda tanıdık bir cümle dönüyordu: “Bugün kelimelerini kullandın mı?” Altında gülümseyen bir yüz vardı, kime ait olduğu anlaşılmayan bir yüz. Şehir merkezindeki ünlü pastaneye doğru yürürken yolun karşı tarafında tartışan bir çifte kaydı gözleri. Erkeğin ağzı kasılırken yarım kalan cümlesi havada asılı kaldı. Omuzlarını silkip devam etti. Cadde üzerindeki pastanenin otomatik kapısından içeri girdi. Girişteki görevli, “Hoş geldiniz efendim!” diye karşıladı onu. “Nasıl yardımcı olabilirim?” Adam kafasını sallamakla yetindi, bir de bilekliği fark edilince görevlinin yüzü asıldı. Adam aldırmadı ve sağ tarafta duran yaş pasta reyonuna yöneldi. Karşılama görevlisi pasta reyonunda duran arkadaşına dudağını büküp iki elinin işaret parmağıyla çapraz işareti yaptı. Pasta reyonundaki sağ elinin başparmağı ile onay işareti verdi.
Bir süre baktı pastalara. “Kara verdin mi?” diye seslendi reyon görevlisi.
İşaret parmağını uzatıp dört kişilik meyveli ve beyaz çikolatalı olanı gösterdi.
Görevli o pastanın yanındaki profiterollü olana uzandı. “Bu mu?”
Başını sağa sola salladı ve tekrar işaret etti.
Görevli pastayı kutularken güldü. “Ne o, kelimelerin mi bitti, niye konuşmuyorsun?”
Kaşlarını çatıp içinden, “Orospu çocuğu,” dedi.
“Ha doğru, benimle konuşarak kelimelerini ziyan etmek istemiyorsun. Ama bunu sen ve senin gibiler daha önce bol keseden konuşurken düşünecekti.”
İç geçirdi. Sonra pastanın üzerine bir şeyler dikiyormuş gibi işaretler yaptı.
Görevli ellerini yanlara açıp “Ne diyorsun anlamıyorum, konuşsana,” diye çıkıştı. İşareti tekrarladı ama görevli sinsice gülümseyerek anlamadığını yineledi. Sonunda “Mummmm!” diye bağırdı. Herkes döndü ve ona baktı. Bakışların ağırlığını sırtlamayı çoktandır öğrenmişti, umursamadı ama bir kelimesini ziyan ettiği için görevliye içinden türlü küfürler savurdu.
Görevli kıkırdadı. “Kaç tane?”
Elleriyle on iki işareti yaptı. Görevli poşete on bir tane koydu. Poşetini aldığında orta parmağını kaldırınca görevlinin gülüşünü yüzünde dondu. Sert hareketlerle dönüp kasaya yöneldi. Yüzüne bile bakmayan kasiyere parayı ödedikten sonra kendini caddeye attı. Otobüs durağı biraz ilerideydi.
Otobüse binerken kartını okuttuğu sırada şoförle göz göze geldiler. Bileklikleri aynıydı. Gülümseyerek baş selamı verdiler birbirlerine. Yarısı dolu otobüsün arkadaki tekli koltuklarından birine oturdu. Üç sıra önde ikili koltuklardan birinde sarhoş bir kadın, yanında cam kenarında oturan birini sözleriyle taciz ediyordu. “Konuşsana, konuşamıyorsun değil mi orospu?” Kimse dönüp bakmıyordu. Hakarete uğrayan kadın bile; sessizce elindeki kitabı okumaya devam ediyordu.
Sekiz durak sonra indi. Banliyösünün taş kaldırımlarında yürürken evine dönen sessiz insanlarla karşılaştı. Sokaklar da sessizdi. Hatta banliyönün kedi ve köpekleri bile. Kapısının önünde durdu. Gün boyunca duyduğu onca kelimeden hiçbirinin ona ait olmadığını düşündü. Mum hariç. Kapıyı açtı. İçeride sessizlik vardı. Bu sessizlik, dışarıdakinden farklıydı. Kız onu sarılarak karşıladı. Uzun uzun gülümsediler birbirlerine. Kız, kelimelerden çok duraklamalara alışkındı. Babasının sustuğu anları, bir boşluk gibi değil, bir şey olacakmış gibi izlerdi. Yemeklerini yedikten sonra pastaya mumlarını diktiler. O zaman reyon görevlisinin mumları eksik koyduğunu anladı. Neyse ki bir tane fazla söylemişti. Kız dileğini tutup mumları üfledi. Pastanın yarısını sessizce yediler, pastadan payını susuşlar da aldı. Adam kızına daha önce masal anlatmamıştı. Masallar riskliydi. Kız babasının karşısına oturdu, boynunu sola devirip gülen gözlerle bakıyordu. Sayaç yeşildi. Şimdilik. Yüz kırk altı kelimesi vardı. Derin bir nefes aldı. Kelimeleri artık biriktirdiği değil de bırakması gereken şeyler gibi hissetti. Masalını anlatmaya başladı.
Bir zamanlar herkesin konuşabildiği ama kimsenin birbirini tam duyamadığı bir kasaba varmış. İnsanlar çok konuşur ancak acele ettikleri için kalplerini dinlemeyi unuturlarmış. Kasabada küçük bir çocuk yaşarmış. Bu çocuk pek konuşmazmış. Ama garip şekilde insanlar onun yanında kendilerini daha iyi hisseder, sanki içlerinden geçenleri daha kolay anlatırlarmış.
Kız gözlerini babasından ayırmıyordu. Kelimeler artık adamdan değil sanki masaldan çıkıyordu.
Çocuk her sabah bahçeye çıkıp, eline bir çubuk alırmış. Kimseye göstermeden toprağa bir cümle gömermiş. “Teşekkür ederim.”, “Özür dilerim.”, “Seni seviyorum.”
Bileklik renk değiştiriyordu ama umursamadılar. Artık masalın içindeydiler.
Akşam olduğunda kasabada bir şeyler değişirmiş. Bir baba kızına sarılır, küsenler birbirine gülümser, bir erkek karısına hediye alırmış. İnsanlar neden böyle olduklarını bilmezmiş ama kalpleri biraz daha hafiflermiş. Ama bir gün, çocuk toprağı kazdığında daha önce gömdüğü bir cümleye rastlamış. Kelimelerden biri silinmiş.
Adam duraksadı. Dilinin altındaki ağırlığı hissetti. Kelimeler biraz daha zor çıkıyordu.
Çocuk üzülmüş ve o gün yeni kelime gömmemiş. Akşam olduğunda kasabada bir şeyler ters gitmiş. Bu kez herkes bunu fark etmiş. Bir baba kızına sarılırken ağlamış, bir arkadaş özür dilemek istemiş ama kelimeyi bulamamış. Ertesi…
Masalın sonunu getiremedi. Dilinin altı uyuşmuştu. Sayaç kırmızıya döndü. Dilaltı sensörü devreye girdi. Adamın ağzı açık kaldı ama ses çıkmadı. Kız kıpırdandı, “Masalı bitirmeliyiz baba.” dedi. Sesi yüksek değildi. Kelimeleri acele etmiyordu.
“Ertesi gün çocuğa sormuşlar. Neden artık cümle gömmüyorsun?”
Biraz durdu. Babasına baktı. Babası kasılan ağzına inat gülümsemeye çalışıyordu.
“Çocuk cevap vermemiş. Avucunu açmış. Avucunda küçük bir taş duruyormuş.”
Parmaklarını kapatıp açtı, sanki taşı tutuyormuş gibi.
“Taşın üstünde bir kelime varmış.”
Bir an düşündü.
“Çocuk taşı saklamış.”
Başını yana eğdi.
“O günden sonra kasabada herkes daha az konuşmuş. Ama yine de insanlar birbirini anlamış.”
Kızın sesi burada inceldi, masal anlatıyormuş gibi değil de hatırlıyormuş gibi.
“Çünkü bazı şeyler saklanınca kaybolmazmış.”
Masal bittiğinde kapı çalındı. Üç kısa, bir uzun. Adam kapıyı açtığında iki görevli içeri girdi. Görevlilerden biri pastanın durduğu masaya yaklaştı. Pastadan küçük bir dilim kesip ağzına attı. Adamın bilekliğine baktı.
“Yetkisiz anlatı,” dedi ağzı doluyken.
Diğer görevli elindeki aygıta not aldı ve “Duygusal içerik,” dedi. Adam bilekliğini uzattı. Sayaç kayda geçti. Evden çıkarken kızına baktı. Kız yere çömeldi. Parmağıyla küçük bir daire çizdi. Toprağa bir şey gömer gibi. Karşılıklı gülümsediler. Kızın iki kelimesi kalmıştı. “Görüşürüz baba,” dedi. Kapı kapandı. Ev sessizdi.
- Yetkisiz Anlatı - 8 Mart 2026
- Palyaçoyu Öldürmek - 6 Haziran 2023
- Zamanın Saçları - 10 Aralık 2022
