Yazar: 09:30 İnceleme

Mary Shelley’nin Ölmeyen Canavarı: Frankenstein

Frankenstein neden hâlâ bizimle?

Mary Shelley bir canavar yarattı; sinema ise yüzyıldır aynı figürü evirip çevirip sunuyor. Yönetmenler yeni bir anlatı inşa etmek yerine sürekli güvenli metinlere sığınıyor. Netflix’teki son Frankenstein uyarlamasının yine zirvede olması tesadüf değil. Sektörün yeni bir korku figürü yaratacak hali kalmadı. 

Film sektörünün yüzyıldır aynı hikâyeyi yeniden dolaşıma dahil etmesi, yaratıcı kurgu bir asır evvel söndü mü sorusunu akıllara getiriyor. Frankenstein, yazıldığı günden bugüne bir figürden ziyade popüler kültürün her hücresine sızmış bir tüketim nesnesi halini aldı. Reklam panolarından, Cadılar Bayramı maskelerine kadar her yerde karşımıza çıkan o dikiş izli, yeşil derili dev, aslında trajik unutuluşun bir simgesiydi. Sinema endüstrisi bir yüzyıldır aynı canavarı evirip çevirip önümüze koyuyorken, Mary Shelley’nin 1816’da henüz on yedi yaşındayken temellerini attığı bu modern mitin neden hâlâ taze kaldığını sormak zorundayız. Her şeyden evvel, Frankenstein, sadece bir canavar hikâyesi ya da korku sembolü değildir. Roman, baştan sona son derece sürükleyici, nadide edebî kurgulardan biridir. Modern insanın kendi yarattığı teknolojiden, kontrol edemediği bilgiden ve ölümsüzlük arzusundan ortaya çıkmış kadim korkudan beslenen felsefî bir çığlıktır.

Sinema tarihi, Frankenstein anlatısını tam 469 kez uzun metrajlı filme taşıdı. 1910’daki ilk sessiz uyarlamadan, Universal Pictures’ın ikonik 1931 versiyonuna, Hammer Films’in gotik paketlemelerinden bugünün dijital platformlarına kadar Frankenstein, maalesef bir endüstriyel yamyamlık öznesi olmuştur. Hollywood, bu kalitede yeni korku filmleri yaratmak yerine, 200 yıllık bir cesedi sürekli makyajlayarak güvenli liman stratejisine sığınıyor. Guillermo del Toro gibi “kutsallaştırılmış” yönetmenlerin bu hazır derinliğe yönelmesi, endüstrinin yaratıcı bir kısırlık içinde olduğunu düşündürüyor. 

Oysa mesele tekrar değil, yorumdur. Çünkü Mary Shelley’nin metni sabit bir anlam taşımaz, aksine her dönemin korkularına uyum sağlayabilecek kadar esnek ve olağanüstü bir romandır. Sanayi devriminin mekanik dehşeti, nükleer çağın kontrol kaybı paranoyası ve bugün giderek belirginleşen yapay zekâ kaygılarının hepsi bu anlatının içine sızabilecek potansiyele sahipken, modern sinema, bu potansiyeli kullanmak yerine tanıdık imgelerin güvenli tekrarına sığınmayı tercih ediyor.

Bugün bir Netflix yapımının yeniden popüler olması şaşırtıcı değil; çünkü çoğunluk izleyici yeterli sanatsal bilgiye ya da sinema kültürüne sahip değil. Bu yüzden yeni bir fikir sunmak daima risklidir. Tanıdık olanı yeniden sunmak her zaman daha kârlıdır. Bu ticari yaklaşım daima sorundur, çünkü insanı düşünmeye değil daima hatırlamaya davet eder. Bir yandan da suç yalnızca endüstride değil, izleyici de sorumlu. Çünkü çoğunluk Frankenstein’ın (ya da bir ikonun) kökenini bilmeden, gördüğü şeyin bir yeniden üretim olduğunu fark etmeden izler. Bu kültürel hafıza kaybı da sinemanın aynı hikâyeyi tekrar tekrar dolaşıma sokmasını mümkün kılar. 

Mary Shelley, yaratıcılığı Sancho Panza’nın “her şeyin bir ilki vardır ve o ilkin de kendinden önceki bir şey ile bağlantısı olmalıdır” deyişiyle tanımlar. Ona göre yaratım, bir sihirbaz gibi yoktan var etmek değil, mevcut kaostan bir düzen çıkarmaktır. Shelley, bu bakış açısıyla Agrippa ve Paracelsus gibi okültistlerin öğretilerini, Galvanizm (elektrikle canlandırma) deneylerini ve döneminin bilimsel kaygılarını -tabiri caizse- yalayıp yutmuş ve bu kaostan bir roman ortaya koymuştur. Kurgunun temeli aslında -bunu okuyan herkesin bildiği gibi- bir korku öyküsü yazma yarışmasından ortaya çıkar. Shelley’nin ilk bebeğini kaybetmesinden doğan o trajik yeniden canlandırma arzusu aslında bu canavar karakterini yaratır ve eserin biyolojik dokusunu oluşturur. Kitabın alt başlığı olan “Modern Prometheus” ise tesadüf değildir; Zeus’un ateşini çalan titan gibi, Victor da balçıktan (kadavradan) insan yaparak tanrısal otoriteyi sarsar.

Yaratım karanlık, biçimsiz varlıklara şekil verse de varlığın kendisine can veremez.” (M.Shelley)

Shelley’e göre Frankenstein, evrenin karanlık köşelerindeki unsurları bir araya getirip onlara felsefi bir form vermektir; ancak bu formun ruhu her zaman kusurlu kalmaya mahkûmdur.

Frankenstein’ın hamurunda 1816 yazında İsviçre’de Lord Byron ve Percy Shelley ile paylaşılan o kasvetli entelektüel atmosferin izi vardır. Bertrand Russell’ın “mutsuzluklarından kıvanç duyanlar” olarak tanımladığı “Byroncu Mutsuzluk”, gerçek bir aydının ancak bedbaht kalarak olgunlaşabileceğine inanan kibirli bir tavırdır. Russell bu durumu “mutsuz aptallık” olarak nitelese de Mary Shelley bu entelektüel kibrin hem içinde hem de dışındadır. O, mutsuzluğun bir rütbe gibi taşınmasından hazzetmese de karakterlerinin ölümsüzlük tutkusu ve sonrasında gelen melankoli, aslında o dönemin “Byroncu” egosuna tutulmuş sert bir eleştiri aynasıdır.[1]

Eser, mutsuzluğun kutsandığı entelektüel bir çevrenin ürünü olsa da Mary Shelley bu kibrin insanlığı nasıl bir yıkıma sürükleyeceğini öngören bir sağduyuyla yazmıştır.

“Yaratan” ile “Yaradan” arasındaki uçurum, canavarın trajedisi, fiziksel korkunçluğundan değil, öteki olmanın mutlak yalnızlığından gelir. O, özünde saf bir ruh taşısa da sadece dış görünüşü yüzünden toplum tarafından şeytanlaştırılır; tıpkı Yeşil Yol filmindeki John Coffey gibi, gücü ve görüntüsü peşin hükümlü bir nefretin kurbanı olur. Burada Shelley, can alıcı bir ayrım yapar: “Yaratan” (insan/maker) ile “Yaradan” (Tanrı/Creator) arasındaki fark. İnsan, hayat verebilir (yaratan) ama o hayata Tanrısal bir zarafet veya sorumluluk (Yaradan) bahşedemez. Canavarın isyanı, tam da bu eksikliğe, kendisine hayat veren ama sevgisini esirgeyen “kusurlu tanrısına” karşıdır.

Yaratanım sensin, unutma. Adem’in olmam gerekirken, haksız yere mutluluktan mahrum edilen cennetten kovulmuş bir meleğe benziyorum… bunu sen yaptın bana…

Frankenstein’ın asıl korkutucu yanı canavarın çirkinliği değil, yaratıcısının kendi eseri üzerindeki sorumluluğunu taşıyamayacak kadar korkak olmasıdır.

Son uyarlamayı yapan Guillermo del Toro,[2] yukarıda da bahsettiğim gibi, neredeyse dokunulmaz ilan edilmiş bir figürdür. Şimdi eleştiriyi sadece endüstriye değil biraz da kutsallaştırılmış yönetmene yöneltelim ve daha rahatsız edici bir soru soralım: Guillermo del Toro gibi görsel dünyası ve “özgünlüğü” sürekli övülen bir yönetmenin bile bu anlatıya yönelmesi, gerçekten yeni bir şey mi söylemek istiyor, yoksa zaten anlam yüklü bir metnin gölgesinde güvenli bir derinlik mi inşa ediyor? Mary Shelley’nin metni zaten trajik, varoluş felsefesiyle boğuşan ve zaten çok katmanlıdır. Bu da onu uyarlayan kişinin, bu derinliği gerçekten üretmeden de derin görünmesine olanak tanır. Başka bir deyişle, Frankenstein’ı anlatmak zaten zor değildir, zor olan, onu aşmaktır. Bu nedenle modern uyarlamaların büyük kısmı, yeni bir yorum getirmekten çok, mevcut anlamları estetik olarak yeniden paketler. Yönetmen değişir, görsel stil değişir, ancak anlatının özü neredeyse hiç risk almaz. Sonuç olarak ortaya çıkan şey, cesur bir yeniden yorum değil, iyi tasarlanmış bir tekrar olur. 

Gerçek Frankenstein’ı bulmak istiyorsak hemen gözümüzü Benjamin Ross’un cevherine çevirmeliyiz. Yüzlerce uyarlama arasında kaybolmak istemeyenler için adres Hollywood değil, Benjamin Ross’un yönettiği ve Sean Bean’in başrolünde olduğu The Frankenstein Chronicles dizisidir. Bu yapım, eserin asıl ruhuna, yani Viktorya dönemi İngiltere’sinin melankolisine, bilimsel etik sancılarına ve etik sınırların ihlaline en sadık kalan iştir. Diğer tüm popüler yapımlar eseri bir canavar şovuna dönüştürürken, Ross’un çalışması Mary Shelley’nin zihnindeki o karanlık ve spiritüel derinliği ekrana taşımayı başarmıştır. Hollywood’un görsel efekt gürültüsünden uzaklaşmak ve Shelley’nin asıl felsefi kederini hissetmek istiyorsanız, The Frankenstein Chronicles tek rehberdir.

Bugün bizler de kendi “teknolojik canavarlarımızı” yaratırken, Mary Shelley’nin sorduğu o en temel soruyu sormaya cesaret edebiliyor muyuz: Yarattığımız şeyin sorumluluğunu almaya hazır mıyız?


[1] Mary Shelley’in gerçek hayat hikâyesini birebir anlatan biyografik filmde eserin doğuşu ve kişilerarası algısal farklar apaçık verilir. (y.n.)

[2] Yaratan ve Yaradan, can veren yapımlarda usta aslında Pinokyo’nun da son çekimini kendisi yapmıştır. (y.n.)

Editör: Melike Kara

Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close
Exit mobile version