Yazar: 15:48 Öykü

Hışırdayan Beyaz Sakallar

Özleyerek yaşıyor insan. Özlem, durmadan kıpırdanan bir sancı gibi, sorgusuz sualsiz kapıyı kırıp girdiğinde içten içe oyup tüketiyor insanı. Bir sonbahar sabahı, kalkar kalkmaz öyle bir özlem peyda oldu ki içime; kahvaltı dahi etmeden, tam olarak neyi özlediğimi bilemeden düştüm yollara.

Şehit ismi verilmiş üst geçitlerin altından, rüzgârda dalgalanan solgun kırların içinden, sararmış yapraklarla örtülü ıslak yolların üzerinden yol aldım. Memleketinden uzakta ölenleri taşıyan hüzünlü cenaze araçları, yol kenarlarında ezilen hayvanları, sotelenen radarları gördüm. Acıktığımda otoyolun kenarında, yeni uydurulmuş bir yalan gibi duran bir dinlenme tesisinde mercimek çorbası içtim, İzmir köfte yedim. Keskin amonyak kokulu umumi helalarda tuvaletimi yaptım. İçim geçti bir ara; kenara çekip bir sigara yaktım. Sigara dumanı rüzgârla sağa sola savrulurken geçmişe daldım. Sonra memlekete varana dek gözümü yoldan ayırmadım. İş yerimi arayıp uygun bir yalan söyledim; bir şeyleri özledim diyemezdim ya.

Arabayı park edip eve doğru yürürken, sanki bir tarih kitabının sayfaları arasından geçiyormuşum gibi hissettim. Apartmanın kapısından içeri adım attığım anda, boşluğa sinmiş o tanıdık koku beni yıllar öncesine, ilkokul koridorlarına götürdü; beslenme çantamda taşınan kaynamış yumurtanın kokusunu duyar gibi oldum.

Garip bir heyecanla evin kapısını çaldım. Annem kapıyı açıp beni karşısında görünce dizlerini dövüp “Yavrum!” diye bağırdı. Kucaklaştık. Yüzümü iki avucunun arasına alıp gözlerimin içine baktı:

“İşten mi atıldın len?” dedi, yarı şaka yarı ciddi.
“Kafama esti,” dedim.

“Anasının kuzusu, kuzusu…” diye uzatarak sevdi beni. Belki de bu yüzden, istemsizce kedi misali gırlamaya başladım.

Annemin yüzüne baktım; çizgileri derinleşmiş, bakışları bir önceki görüşmemize nazaran daha yorgundu. İçim burkuldu.

“Şansına nohut var, seversin,” dedi. Anne yüreği hisseder; “Hadi elini yüzünü yıka da karşılıklı yiyelim,” diye ekledi. Aksayarak mutfağa seğirtti.
“Ne oldu kız?” 
“Dizlerim,” dedi, “tutmuyorlar eskisi gibi.”

Lavaboya yöneldim. El yıkamak için kullandığı zeytinyağlı kalıp sabun hâlâ oradaydı. Çocukluktan kalma yeşil plastik tarak, tuvalet terlikleri…
Mutfak masasına oturup yemeğe başladık; zamanın unuttuğu bir öğleden sonrasında, solmuş bir hatıranın üzerindeydik.
“Arkadaşlarınla mı sözleşip geldin?” dedi.
“Hayır.”
“Neden geldin peki?”
“Özledim,” dedim.

Sonra çatal kaşık sesleri…

“Var mı görüştüğün birileri?”
“Yok.”
“Yavrum, yalnızlık zor,” dedi. “Olaydı iyiydi.”

Sanki kendi yalnızlığı yalnızlık değilmiş gibi…

Yemek bitince anneme sarıldım; öyle hafiflemişti ki sanki ağırlığının bir kısmını almışlar da bir yerlere gömmüşlerdi. Çamaşır suyuyla ovduğu derzler sararmış, ocağın üstü artık pırıl pırıl değildi. Mutfak camından vuran güneş, masa örtüsünün kendine yakın kısmını sarartmış. Sağı solu kolaçan ederken daha önce fark etmediğim ayrıntılar bacaklarıma sarılıyordu. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

Yemekten sonra sırt çantamı alıp odama geçtim. Ben olmasam bile okuldan dönüşümü usulca bekleyen bu oda, zamanın uğramadığı haliyle duruyordu. Annem, arada elektrik süpürgesiyle girip toz alıyor, çalışma masasını siliyor, her sabah içinde ben varmışım gibi perdeyi açıyor, akşam olunca kapatıyor ve gün aşırı havalandırıyormuş. Komşudan duymuştum. Ne duvardaki Harun Erdenay posterini indiriyor ne de Metallica’ya dokunuyordu.

Her geldiğimde, sağa sola saçılmış ergenlik hayallerinin arasında uyuyor ve her uyandığımda bu odada gençleşmiş hissediyordum. Bir çekyat ismi kadar kullanışlı olmasa da bu odada beşiğe dönüşüyordu sanki. Üniversiteye hazırlık kitapları sarı dişleriyle ruhumu kemirmek isteseler de burada ruhum eğlenceye kaptırıyordu kendini.

Odamda uyuduğum bazı sabahlarda kapıyı babam çalacak  “Hadi babam, kalk da güzel bir kahvaltı patlatalım,” diyecek diye hayal kuruyorum. Gözümü açınca bu hayal uçup gitmiyor. Bu hayali yalnızca sakallarım bozuyor; sağa sola dönünce yastığa sürtünüp hışırdayan beyaz sakallarım. Sırf bu yüzden, o araftaki anları daha uzun yaşayayım diye bu evde, evimde, tıraş olmadan uyumamaya çalışıyorum.

Babam kapıyı çalmadan girmezdi odama. Ben küçücük bir çocukken bile… Bir gün Azrail de kapıyı çalmadan aldı onu. Ne zaman ölümü aklıma gelse yine 1.45 santimetre boyuma kadar küçülüyor ve sanki birazcık sıçrayabilsem onun başına düşen o koca saksıyı tutabilirmişim gibi hissediyorum. Belki de bu yüzden babam gitti gideli evimizde çiçek yok; bir karış toprakta biten, cinayet ortağı bir fesleğen pişmanlığı yaşamamak için…
Odadan çıktım.
“Ben biraz çarşıya ineyim anacım,” dedim. “Akşamüstü şöyle bir kordon turu yapayım.” Girişte ayakkabılarımı işaret parmağımın maharetiyle giyerken “Eve tadilat mı yaptırsak?” diye seslendim içeriye doğru.
Annem elde bulaşık yıkarken duymadı söylediklerimi.
“Ne diyorsun be hey?” diye bağırdı.

Elleri köpüklü koridora çıktı; yaşlı ayakları tırtıklı kahverengi kalebodurların üzerindeydi.
“Tadilat,” dedim, “yaptırsak mı?”
“Ah be oğlum, yaptıracaksan bana tadilat yaptır,” dedi ve kahkahayı patlattı.

O an anladım ki bu evi, dondurulmuş bir zaman dilimindeki mutluluk olarak görüyordu. Babamın elinde gazetesiyle oturma odasına girip tekli kadife koltuğa kurulmasını, kristal küllüğe sigarasının külünü silkmesini bekliyordu.

Benimse koridorda uzanan eprimiş yeşil-beyaz kök boya kilimin üzerinde koşuşturmamı, üzeri dantelle örtülü 55 ekran televizyonun bir gün yine TRT 2’yi göstermesini umuyordu.

Kapıyı çekip çıktım. Sokağa inince başımı kaldırıp bizim eve baktım; annem camdan el salladı. Balıkesir Caddesi’ne çıkıp kordona doğru yürümeye başladım. İçimi ferahlık kaplamıştı.

Birkaç dakika yürüyüşten sonra az ileride bir otobüsün durduğunu gördüm. Bir kadın indi, ardından da minik bir kız çocuğu. Annesinin eteğine sarıldı çocuk. Muavin bagajı alıp kaldırıma koydu. Kadın bir yandan çocuğunun elini tutmaya çalışıyor, diğer yandan da valizi yanına yöresine çekmekle ilgileniyordu.

Seslendim ardından:
“İnci.”

Arkasına döndü. Bakımsız bir evin avlusunda, dağınıklığın arasında kaybolmuş bir şeymişim gibi baktı.
“Pardon?” dedi.

Tanıyamamıştı.
“Benim, yaşlanmış Burak.”

Şaşırdı; eli ağzına gitti. Gelip sarıldı. Yere çömelip kızına, “Bak, bu Burak amcan,” dedi.
“Babamlar karşılayacaklardı, otobüs erken geldi,” dedi İnci.

Bavulunu aldım; o da kızını kucağına aldı.

“Neler yapıyorsun, nerelerdesin?” dedim.
“Ankara. Sen?”
“İstanbul ben. Çalışıyorum işte…” dedim.

Minik kıza el salladım.

“Kızın kaç yaşında?”
“Dört!” diye bağırdı minik kız, öfkeyle gözlerimin içine bakarak; ardından diğer yana döndü.
“Adın?” diye sordum.
Başını bana doğru çevirmedi.
Annesi, “Zeynep,” dedi.

İnci’nin evinin önüne gelince:

“Seni beklemiyordum,” dedim.
Güldü.
“Ben de seni.”
“Ne kadar buradasın?” diye sordu.
“Bilmiyorum. Üç ya da dört gün olabilir.”
“Sen?”
“On gün kadar. Telefon numaram değişmedi; zamanın olursa ara, birer kahve içeriz,” dedi.
Başımı salladım.

Memlekete geleli henüz birkaç saat olmuştu ve lise aşkım karşıma çıkmıştı; koca bir bavul, bir kız çocuğu ve büyük bir zamansızlıkla.

Tekel bayisinden bir şarap alıp kayalıklara gittim. Rüzgâr kuvvetli esiyordu ve geçmişin korlarını yelliyordu. Bir sigara yaktım. Tekel poşetine elimi daldırıp çubuk krakerden bir tane attım ağzıma; köpek öldürenden bir fırt aldım.

“Çocuğu olmuş. Normal. Evlenen kişilerin başına gelen bir şey…” Boşandığını annemden duyduğumda hiçbir anlam ifade etmemişti; ama şimdi onu karşımda görmek içimde tuhaf bir kıpırtı uyandırmıştı. İnci, geçmişe ördüğüm duvarlarımı sarsmıştı; duvarlar, maymun gibi asıldıkları demirlerden kurtulup patır patır dökülüyordu içime. İçim sarfiyatla doluyordu.

İnci, ben senin üniversite sınavında içini bilgiyle doldurduğun yuvarlak şıklardan biri olamadım. Ben paçoz, uzun favorili, demode kalmış bir zaman diliminde, aynı yaşta dondurulmuş çocuksu bir yetişkinim.

Keşke yılları geri sarabilsek ve biz de sarsak adımlarla, sararmış birer fotoğraf gibi o yıllarda yer alsak… O zaman seni sağımdan solumdan esen rüzgâr gibi severdim.

“Sende geleceği görmüyorum,” demiş ve ayrılmıştın benden. Ben o ara, geleceğin geleceğini ve bu sivri, fırça sakallarımın beyaza döneceğini tasavvur edemiyordum.

Şarap bitince eve yollandım. Eve yaklaşırken zaman bir anda değişti sanki; doksanların solgun sokakları, hafızamın köşelerini sessizce okşadı. Ellerinde klasör tutan çocuklar, televizyonun içine sıkışan Demireller, Mesutlar, Özallar belirdi zihnimde. Sonra koalisyon hükümetleri, ağızda patlayan şekerler, nefesi kesen leblebi tozları, Anadolu’dan Görünüm programının ezgisi…

Eve girer girmez annem, yattığı yerden bağırdı:

“Nerede kaldın hu?”
“Yat anam,” dedim gülümseyerek.
“Oğlum, neredesin be?”
“Geldim anam, geldim; yat, uyu.”

Sakallarım beyaza dönene dek İstanbul’u köşe bucak gezmişim; ruhu duymadı. Fakat başıma burada bir şey gelsin istemiyor.

Çekyatı kaldırdım; Walkman’imi buldum altında. Kasetleri eşeledim. Levent Yüksel’in ilk albümünü bulup Walkman’e yerleştirdim; tak, şakır şukur, tak…

Yüreğim sokaklarda, eskiyen taşlar gibi duruyorum…

Beni bırakın, beni bırakın, beni bırakın bu caddelerde…

Sonra sustu haykıran şehir… Uyumuşum.

Sabaha karşı uyandım; camı açıp bir sigara yaktım. Alacakaranlıktı. İnceden yağmur yağıyordu. Kendi ıslaklığını aydınlatan sokak lambası, sokaktaki yegâne ışık kaynağıydı. Asfaltın delik deşik çukurlarındaki su birikintileri lacivert gökyüzünü yansıtmaya çalışıyor; arada rüzgâr, bu ıslak manzarayı filmlerdeki rüya geçişleri gibi dalgalandırıyordu.

Unuttuğum bir replikten başlamam gereken bir oyun gibiydi hayatım. Kahvaltıya kadar yatakta dönüp durdum.

Kahvaltı sonrası tıraş olmaya başladım. İnsan yaşlandığını, çocukluğunun geçtiği evdeki aynaya bakınca anlıyormuş. Annem, ben, hatta şehrin silüeti bile yaşlanmıştı. Perdenin ardından sokağa baktım; sokak da yaşlanmış. Çocukluk arkadaşlarım, yürüdükçe daralan sokaklar, sokak köpekleri, mahalledeki berber… Her şey yaşlanmıştı.

Birer kahve yaptı annem tıraşın ardından. “Gel, seninle bir şey konuşacağım,” dedi.

Fiskos masasını iki tekli koltuğun arasına çekti; kahveleri özenle yerleştirdi. Fincanların yanına da birer çikolata bıraktı. Bir sigara yaktım, anneme uzattım.

“Öksürtüyor,” dedi. Kalkıp büfeden bir sigara aldı; elleriyle ezerek kıvama getirip yaktı.

Sıralayacağı cümleleri tahmin edebiliyordum: Evlense miydin, bir torunum olaydı, yükseldin mi işte falan gibi…

 “Ayrıl işten, yerleş buraya. Bakarım ben sana,” dedi.

Ne diyeceğimi bilemedim. Gidip balkon kapısını açtım.

Çok şaşırmıştım; kısa kısa güldüm önce, sonra da “Düşüneyim anneciğim,” dedim. Bir süre, tül perdeyi şişiren rüzgâra doğru üfledim sigaramın dumanını. Sigara biter bitmez apar topar sokağa attım kendimi.

Sokaktaki su birikintilerinin birinde kurbağa larvaları gezintiye çıkmışlardı. Prenses elbisesi giymiş bir kız çocuğu babasının elini tutmuş yürüyordu. Bir rüzgâr sokak sokak gezmiş; bu sokakta durulmuş, dinleniyordu.

Yürürken düşünmeye başladım: “Dön,” diyor bana; dönesim var ama… Kenarda param var, İstanbul’da birkaç arkadaştan başka kimsem yok. Herkes evli barklı artık, eskisi gibi görüşemiyoruz. Bir şeyler yapalım dediğimde kimisi eşinden izin alamıyor kimisi çocukların kursu, dersi peşinde koşmaktan zaman bulamıyor. Yeni arkadaş edinmek zor. Yaşıtlarım başka, ben başka yerdeyim. Yaşça benden küçüklerse bambaşka yerlerde; ben arada bir yerdeyim…

Buraya dönsem, annem hasta olduğunda yardımcı olurum; o nasıl çocukluğumda başımda beklediyse ben de onun başında beklerim. Yirmi küsür senedir tek başıma yaşıyorum; zor olmaz mı benim için? Ben geç gelince bile uyuyamıyor. Ya bir ilişkim olursa, evlen falan diye bastırmaz mı? El âlem ne der sonra? ‘Yapamadı koca şehirde, annesinin dizinin dibine döndü.’ Aman, ne derlerse desinler!

Birkaç arkadaşıma uğradım; avare avare sağa sola yürüdüm, peynir helvası yedim. Hava kararınca cep telefonum çaldı. Annem.

“Yemek hazır yavrum,” dedi. “Hadi gel.”

Balıkesir Caddesi’nde denizi özleyen aceleci rüzgâra yol verdim. Kuytulardan eve doğru yürüdüm.

Annem evin kapısında güler yüzlü ve şıktı.

“Yallah masaya,” dedi görünce beni; güldü. Masada yok yoktu.

“Sen orada, ben burada ayrı gayrı yaşıyoruz; hani çoluk çocuğun olsa tamam, dön yine benim evladım ol… Biz bize yeteriz…” dedi.

“Hem evin var burada, anan var,” dedikten sonra bir süre avuçlarının içine aldığı ellerime baktı; sıktı, ovdu… O ara balkon demirlerine sıralanmış güvercinler pür dikkat camdan içeriyi süzüyor, başlarını yukarıdan aşağıya sallıyorlardı. ‘Evet de de, uçalım…’ Bunlar annemin güvercinleri olmalı diye düşündüm.

“Biraz daha düşüneyim anneciğim,” dedim. Yemeği afiyetle yedik; anneme sofrayı kaldırmasında yardımcı oldum. Balkona sigara içmeye çıktım.

İnci’yi aramak geldi içimden birden. İkinci çaldırışımda açtı. Sorumu sordum.

“Olur ama eski günlerdeki gibi yürüyerek inelim çarşıya,” dedi. Yemek sonrası İnci’yi evinin önünden aldım; kordona doğru yürüdük.

Kırmızı bir elbise giymişti; hâlâ zarif görünüyordu. Hafif kıvırcık saçları rüzgârda kıpırdanınca içimde bir şeyler hopladı. Elini tutasım vardı. İçimdeki boşluğu onunla doldurasım…

Bir yere oturup kahvelerimizi söyledik. Işıklar yüzünü aydınlatınca İnci’nin yüzündeki yorgunluğu fark ettim. Yıllar, yollar açmıştı yüzünde; hayal kırıklıkları birikmişti gözlerinde…

Elleri kahve fincanında, gözleri ellerinin üzerindeydi; ben sormadan anlatmaya başladı:

“Emre’yle âşık olup evlendik ama çocuk sonrası aramızdaki mesafe kapanmadı,” dedi. “Sonra beni aldattı. Affedecektim biliyor musun? Özür dilese, pişman olsa… Çürük diş gibi kokmaya başlamıştı bana,” diye devam etti. “Ruhsuz gibiydi. Evi terk edince rahatladım. Yokluğu bir süre gölge gibi duvarlarda gezmedi değil ama sonra toparladım.”

Biraz daha konuşsa ağlayacaktı. Bunu anlayınca garsona el ettim, birer kahve daha söyledim. “Hemen geleceğim,” diyerek lavaboya gittim. Aynada gördüğüm ben, İnci’nin karşısındaki ben değildi.

Döndüğümde:

“Ya sen?” diye sordu bana.

“Ben evlenmedim, bildiğin gibi. Birileri oldu ama bir türlü sonunu getiremedim. Bir kız vardı; Allah’ı var, âşıktım. ‘Evlenelim,’ dedi. Korktum ya, neden bilmiyorum. Erteledim, erteledim; sonra bir gün voleyi yapıştırdı.” Zoraki gülümsedim konuşmamın sonunda.

Telefonu çaldı; arayan annesiydi. Kızının ateşi çıkmış. Biraz havadan sudan sohbet etmeye çalıştık. Haberi aldıktan sonra aklının kızına kaydığı belliydi. Endişeli olduğunu görünce, “Hadi dönelim,” dedim.

Balıkesir Caddesi’nde yan yana, konuşmadan yürüdük. Evine yaklaşınca birden durup, “Sana o zaman yanlış yaptım, özür dilerim,” dedi.

Aradan yıllar, yollar, sevinçler, hüzünler, bambaşka yüzler ve hatta ölümler geçmişti; geçen bunca zamanın ardından, henüz sakallarım yeni bitiyorken beni terk ettiği için özür dilemişti. Şaşırmıştım. “Yok canım,” dedim, “Aradan neler geçti…”

Annem telefonda İnci’nin evlendiğini söylediğinde, beynimin ortasına bir çizik atılmış gibi hissetmiştim. Yatağa başımı koyduğumda o çizikten bir iplik sarkmış; sarkan ipliği sabaha kadar toparlayamamıştım. İplik karman çormandı, ben darmadağınıktım. Yıllarca o ipliği yanımda taşımıştım; sonra zamanla kendi kendine yok olmuştu…

Ellerim ceplerimde, amaçsızca sokaklarda dolaşırken bir sokaktan öbürüne döndüm. Rüzgâr hızını artırdı. Bir dükkânın tentesinin altına sığınıp sigara yaktım. Saçları ıslanmasın diye montunu başına dek çekmiş bir adam ağır adımlarla yanımdan geçti. Ardından, şaşkın ve sırılsıklam bir köpek birkaç kez başını çevirip bana baktıktan sonra sokağın karanlığına doğru uzaklaştı. Kapalı bir berber dükkânının camındaki yansımamda kendimi gördüm.

“Ben ne arıyorum?” diye sordum kendime.

Geçmişi mi? Neyi? Hiç koşmadan yorulmuş gibiyim; yol kenarında rengini kaybetmiş, rüzgârla yönü aksi istikamete dönmüş solmuş bir tabelayım.

Annem evini bir zaman kapsülü gibi koruyor ve otuz sene önceki haliyle yaşıyor. İnci bu akşam yirmi küsur sene öncesine dönüp benden özür diledi.

Evin kapısını sessizce açtım; annem uyumuyordu belli ki ama seslenmedi de…

Odama girdim; lise yıllarında çekindiğimiz fotoğraflardan oluşan bir fotoğraf albümünü aldım elime. İçinde İnci’yi bulmam uzun sürmedi. Tek bir fotoğrafımız var; İnci, ben ve ismini hatırlamadığım bir kızla çekindiğimiz bir fotoğraf. Ben bu fotoğrafta su katılmamış rakı kadar sarhoşum ona; oysa ders kitaplarına, deneme sınavlarına, gelecekteki kendine sevdalı. Biraz albümü karıştırıp gözlerimi tavana diktim…

Burada geçmişten bir şey arıyoruz; yaralıyız hepimiz. Şimdiki zamanda mutlu değiliz. Özlemimiz tam olarak geçmişe mi, bilemiyorum. Bir arada olsak geçmişi de bozar mıyız?

Bu soruların cevabı yok. Belki de yalnızlık en doğru şeydir; durmadan uzayan boyuyla her kapı eşiğinden geçmeye çalışan yılan gibi bir yalnızlık. Kendi içinde geveze ve sıkıcı, geçmişiyle el sıkışan, kalabalığa girince fenalaşan, aynaya bakınca telaşlanan yalnızlığım.

Editör: Melike Kara

Latest posts by Ulaş Ay (see all)
Visited 29 times, 2 visit(s) today
Close
Exit mobile version