Yazar: 14:47 Öykü

Sezar’ı Ben Öldürdüm

İspanyol Merdivenleri’nde oturmuş, bir şeylerin olmasını bekliyordum. Bir kavganın, bir ölümün, belki de bir devrimin. Zaman, ölümle yoğrulmuş bir bekleyişten fazlasına evrilmiyordu hiçbir zaman. Önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan insanlar geçiyor ve hiçbirisi aldırış etmiyordu birbirine. Son birkaç gündür yağmur yağmadığından olsa gerek, kavurucu sıcakların altında erimeye mahkûm edilmişti herkes. Tanrı’nın laneti üzerimizde olsa, kurttan doğma bir çocuk peygamberliğini ilan edebilirdi ancak öyle bir günde değildik. Demokrasinin büyüsüne kapılmıştık, hepimizi yok saydığımız yepyeni bir sistem icat etmiştik. Kimse konuşmuyor ama aynı zamanda kimse susmuyor, herkes var olduğu kadar yok oluyor ve kimse buna isyan etmiyordu. Birileri ölüyordu elbet, birileri de yaşamaktan men ediliyordu.

Ben, sanıyorum ki şanslı olanlardandım. Yaşadığımı iddia edemem ama ölmediğime kefil gösterebileceklerim var. Karşımda akan çeşme, hareketi asla eksik olmayan meydan ve bir bu gökyüzü. Koskoca bir tarihe tanıklık ederken tarih tarafından hiçe sayılmak çok garip bir his, hesaplaşamayacağım kendimle ne yazık ki. Tarihi var edemediğim için de söz hakkım yok en az buradaki herkes kadar, konuşmanın fayda etmeyeceğini bildiğimden susuyorum yoksa konuşurdum kendi kendime. Belki de bu yüzden ana kilitleniyorum, hiç kimsenin yaşayamadığı bir ana hapsediyorum kendimi ve kimse beni bulamıyor. Merdivenlerde, orta sıralarda otururken gözüme çarpıyor o anda. Başka kimse aldırış etmiyor ama ben, onu herkesten çok görüyorum. Anbean büyüyor gözlerimde, çöpleri karıştıran bir çocukla karşı karşıya kalıyorum. Beni çağırıyor, ne için? Bilmiyorum. Karnı aç olabilir, parasız kalmış da, kimsesi de olmayabilir. Ama ben, neden onunla bir anın içinde böylesine sıkışıp kalıyorum, hiç anlam veremiyorum. Belki vermem de gerekmiyordur.

Peşine takılıyorum. Sırayla bütün bir şehirdeki çöpleri dolaşacağa benziyor. Benim için hava hoş, yürümekten sıkılmış bedenim için yepyeni bir heyecan olacak ve kan dolaşımım az biraz devam edecek onunla. Yürüyoruz, hiç bilmediğim sokaklarına girip çıkıyoruz şehrin. Her yerde bir tarihi anıtla karşılaşıyoruz, ismini okuyorum ve hikâyesini öğrenmek için söz veriyorum kendime. Bu sözler hiç tutuldu mu? Tutulsaydı bir anıt olur muydu bu kadar çok? Her şey o kadar belirsiz ki onun peşinde devam ederken durduramıyorum kendimi, zihnen kilitlenip kalsam da ayaklarım akıyor ardından. Adını bilmiyorum, belki de hiçbir zaman öğrenmeye ihtiyacım olmayacak ancak bu belirsizlikle devam ediyorum, verilecek bir hesabım yok. Çok büyük bir yapının önüne geldiğimizde uzun uzun bakıyor, eşlik ediyorum ona. Konuşmak istiyorum, söyleyemiyorum, susuyor. Susmakta üstüne yok, bir intikam alır gibi zamandan. Bense anlatacaklarımdan çok dinleyeceklerim için heyecanlanıyorum, bir hikâyeye ilk defa başlar gibiyim, sonunu getirmek istemiyorum hızlıca. Yorulmuyor, hırslandırıyor beni. Hızlanıyor. Süratim artıyor. Durduğu anda ani bir şekilde duruyor ve onunla karşı karşıya kalmaktan korktuğumdan hemen geri çekiliyorum. Aklında ne var? Bilmek güç. Nereye gidiyor? Şehir karar veriyor. Bu çocuk kim? Sadece bir çocuk değil, tek diyeceğim bu.

Bu şehrin başka bir dili var. Hiç kimse birbiriyle anlaşamıyor, aynı dilde konuşmaları önemsiz. Yıkılmış bir imparatorluktan arda kalanlarla yetiniyor herkes, soylu bir dil hâkim değil edebi eserlerdeki gibi. Ben ne bu dili anlıyorum ne de onların konuştuklarını. Gerçi onlar da pek konuşuyor gibi değiller, susmak yetiyor yaşamaları için. Bir garip korku hâkim sokaklara, kaldırım taşlarından bile okunuyor yalnızlıkları. Kanalizasyon kapaklarının üstündeki ifadelerle duvarlardakiler tamamen alakasız, sanki şehir işgal edilmiş de bir ben ayaktayım. Bir de o çocuk. Aynı dili konuşmuyoruz lâkin aynı yolda gidiyoruz, bozmuyoruz da birbirimizi, onu takip ettiğimi bildiğine eminim fakat beni utandırmamak için söylemiyor. Bu şehirde yabancı olmak, böylesine yabancı olmak, kimseye nasip olmamıştır. Tanıdığım tek kişi o, aynı şehirde olsak da kimsenin bilmediği bir yere gittiğimiz kesin. Karanlık çökmeye yaklaşırken ve güneş, tam karşımızda batacağını haber veriyorken bizler ona gidiyoruz, geceyi uyandırmak için. Çöpleri karıştırmaya devam ediyor. Ne buluyorsa alıyor yanına: teneke, plastik, kâğıt… Bunlarla ne yapacağını kestiremiyorum, aklım almıyor. Susuyor, bir çeşmenin kenarında çalkalıyor ağzını. Yanı başında su içiyorum oradan, aldırış etmiyor. Kim olduğumu hiç önemsememesi çok garip, kim olamadığım onu daha çok ilgilendiriyormuşçasına bakmıyor yüzüme. Onunla tarihe tanıklık ederken tarihe karışıyor olmamız ne acı, bizi hiç kimse hatırlamayacak çünkü herkes, efsanelerle meşgul. Acı bir gerçeğe tanıklık ederken onun bir parçası olmaksa, sadece benim gibilerin cesaret edebileceği kadar büyük bir hüzün.

Şehrin en kutsal yerine varıyoruz, çan sesleri ve ilahilerin kulak zarımı parçalayacak kadar yükselmesinden anlıyorum. Yepyeni bir dilin keşfine dalıyoruz, ilahilerin hepsi birbirinden hüzünlü ama ağlamaya zamanımız yok. Tanrı’nın evine girerken ikimiz de Tanrı tarafından reddedilmiş gibiyiz hatta Tanrı, bizi hiç bilmiyormuş gibi. Duvarlarda resimler, genişçe bir meydan, altından bir tahta uzanan kutsal bir yol. O gidemiyor bu yolu, ben de. Kulağımıza çalınan ilahiler, dilimize düşüyor bir müddet sonra. Biz de eşlik ediyoruz tarihe ve insanoğlunun yalnızlığına. Dualar ediliyor. Onun duası belli, ben de onun duası kabul olsun diye dua ediyorum. Bu dualar Tanrı’ya ne hızla ulaşır, hiç emin değilim. Bir törenin ortasında buluyoruz kendimizi. Bir grup insan, toplu halde dua ediyor. Onlara eşlik eden yüzlercesi daha ellerini birleştiriyor. Aralarına almıyorlar bizleri, önemsemiyorum. Tarihe tanıklık ettiğimiz noktada tarihin bir parçası olmuyoruz nihayetinde, ilk defa yaşanmıyor bu. Daha ne kadar yolumuz kaldığını bilmiyorum, belki yeni bir imparatorluk kuracağız birlikte ve tarih, bize tanıklık edecek. Bunların hepsi birer varsayım ve kuruyorum kafamda, o benimle aynı şeyi düşünmüyordur bile. Aramaya devam ediyor çöpleri, ne bulursa şansına. Kimi zaman boş geçiyor, derin bir mutsuzluk kaplıyor içimi.

Bir kurdun çocuğu emzirdiği ve bu çocuğun bu şehri kurduğuna dair büyük bir söylence var etrafta. Halbuki ben nereye bakarsam bakayım bir kurt değil bir kediyi, köpeği bile görmüyorum. Onlar da anlaşamayacaklarını anlamış bu insanlarla ve terk etmişler şehri. Bir biz mi kaldık geriye? Bunca kişi neden var o zaman? Hiçbiri bizi görmüyor, biz de onları. Anbean küçülüyor şehir gözlerimde, bütün tarihi anıtlar yıkılıyor. İlerliyoruz. Yepyeni yerler görüyorum onunla. Hiç kimsenin girmediği sokakları arşınlıyor, hiç kimsenin bilmediği noktalara girip çıkıyoruz. Şehrin tepesindeki melek ortaya çıkacak, kalenin kapıları açılacak da fethedeceğiz sanki bizim olmayan ne varsa yahut bizim olup da bizden alıkonulanları. Bunların hepsi bir düş fakat düşüncesi bile çok güzel. O, ne bir çöp karıştıracak daha fazla ne de onun kaderine esir olacağım. İkimiz de hak ediyoruz özgür olmayı ancak olamıyoruz, demek ki özgürlük bizim kaderimize yazılmış değil.

Şehrin renklerini ilk defa onunla keşfediyorum. Ara sokakların griliğinde bile rengarenk parçalar çarpıyor gözüme. Ulu önderlerin peşi sıra yıkıldığı tablolar tekrar zihnimde canlanıyor, her biriyle ben de meydan okuyorum tarihe ama tarih, o kadar da adil değil. Bizim adımızı yazmayacaklar hiçbir yere, bizimle birlikte gömülmeyecek hiçbiri. Bundan acı duymuyorum, herkes kaderini yaşıyor ve tarihi herkes kendince okuyup yazıyor. Benim yazacağım bir tarih olsa, o da bu çocuğun olurdu. Bu çocukla başlardı her şey, bir kurt emzirmezdi bu sefer de belki bu çocuk, bir insana kavuşurdu. Ona kavuşamıyorum şimdi, bu şehrin bütünüyle ortadan kalkması gerekiyor. Bunu yaparsam bana darbeci derler, bir diktatör ile bir tutarlar adımı. Ben, sadece özgürlüğe kavuşsun istiyorum bu şehir. Tarihin esaretinde yaşayan insanların yüzü gülsün ve her biri, büyük bir efsaneye dönüşsün. Çünkü herkes hak eder birinin hikâyesinde var olabilmeyi ama herkes, bir başkasının hikâyesinde var olabilecek kadar çok şey yaşayamaz. Ben, bu çocukla öyle bir şey yaşıyorum ki çoğu anlatıda yoktur böylesi, yaşanmadığı için değil de yazılmaya gerek duyulmadığı için. Yaşanacak çok şey var oysa bu şehirde, özgürce ama tarihe yenik düşerek değil.

Bazen fazlasıyla yavaşlıyor, korkuyorum beni şaşırtacak ve kaçıp gidecek ama öyle bir niyeti yok. Biliyor gibi kim olduğumu, anlıyor. Ona anlatmaya gerek duymuyorum kendimi, anlatacak da pek bir şeyim yok onun haricinde. Onun ise bana anlatacağı o kadar çok şey var ki dinlemek için sabırsızlanıyorum, hemen bitsin istiyorum bu takip, nereye varırsak varalım, yeter ki kaybetmeyelim birbirimizin izini. Bana bu şehri bütün tarih kitaplarından, haritalardan, rehberlerden ve insanlardan daha çok anlatıyor. Koskoca bir imparatorluğun ayak izlerini onunla keşfederken yepyeni yollar türüyor kafamda ama hiçbir türlü ona ulaşamıyorum ve gerçekten bir yere varıyor olup olmadığımızı anlamak çok daha zorlaşıyor. Tanrı, bizi bu şehirde cezalandırmış ve ikimiz de yolumuzu arıyor gibiyiz, birbirimizi bulmuşuz ama yolumuzu değil. Bu acı verici tablo karşısında Rönesans’a dönüp sanatsal değerlendirmelerde bulunmak içimden gelse bile yanlış şehirdeyiz ve bunu yapamayacağız, doğru şehirde olsak da aynı sanatçının eserinde olamayacağımız az çok belli. Henüz bir imparatorluk batmamışken birbirimizi kaybetme olasılığımızsa tarihi bir metinde olamayacak kadar acı. 

Bütün bir ülkenin birleştiği noktada hepimiz ayrılmışız, aynı yolda gidiyor olsak da aynı yere varamayacağımızı tahmin edebiliyorum ama bunun farkında değilmişim gibi davranmak, hislerimi biraz olsun hafifletiyor. İkimiz de buraya ait değiliz. Ben, bir turistim. O ise bir yabancı, adı ve kimliği ne olursa olsun asla bu şehirle bütünleşmeyecek. Çöplerden bir yuva kurmuş gibi kendine, kendine ait olmayan çöplerden bir hayali var ediyor ama kimse ortak değil. O an aklıma bir şey düşüyor: Neden onun gibi bir çocuğa rastlamıyoruz hiç? Soramıyorum, çok fena tırmalanıyor zihnim. Sokakta başka çocuk yok, sanki hepsi tıkılmışlar bir yere de imparatorluk masalları dinliyorlar ama bu çocuk, bir imparatorluğun en alt tabakasından çıkıp onları yenmek istiyor. Peki, onun gibi çöpleri gezen başka bir çocuk yok mu? Çöp arabasının içinde ne var ne yok çok merak ediyorum, başka çocukları saklamış olacağından şüpheleniyorum ve çöplerin içinde yaşayan çocuklar olduğu düşüncesi vuruyor beni zihnimden, kaldıramıyorum bu kadarını. Hemen ona yetişmek için koşuyorum ardından, çöp arabasını karıştırıp içinde olduğunu öğrenmek istiyorum. Fark ediyor beni, ettiği gibi de o kadar hızlı sürüyor ki arabasını hemen kayboluyor gözümün önünden. Onun gidebileceği yolları -o kadar çok var ki- tarıyorum gözlerimle ve ulaşamıyorum ona. Her yol Roma’ya çıkarken Roma’daki hiçbir yol ona çıkmıyor, hepsi bir noktada kesişiyor ve kendimi kaybediyorum en sonunda. Çaresizim. Bunca vakit onun peşindeyken onu kaybetmenin üzüntüsüyle başımı yerden kaldıramıyorum. Güneş, tam karşımda ve batmaya nazlanıyor. Güneşe varamıyorum.

Nereye gideceğimi bilmiyorum. Zihnimde büyük bir kavga, her seferkinden daha sancılı geçiyor ve yediğim dayağın haddi hesabı yok. Sağdan soldan geliyorlar, güneşin batacağı sırada terleteceği tutuyor zihnimi, bedenim taşıyamıyor bu yükü. Gözlerimi zar zor açıyorum. Sanki gladyatörler kapışıyor karşımda. Kolezyum’dayım. Köleliğe karşı geliyor Spartacus, karşısına gelen kim varsa ezip geçiyor ordusuyla. İsyan ediyor cumhuriyete, özgürlüğünü tırnaklarıyla kazanıyor. Kanlar boşalıyor gözlerimden, Spartacus bir anda ona, çöp toplayan o küçük çocuğa dönüşüyor. Çöpten topladığı tenekelerle zırh yapmış kendine, plastikten bir kılıç ve kâğıtlarla örtmüş bedenini. Ateşler fışkıran bir çemberin içinde, tek başına meydan okuyor koca bir şehre. Roma’yı yakan Neron gibi, bütün bir tarihe ve yurttaşlara merhametini kaybediyor. Güneş batmaya yakın geceye dönecekken gökyüzü, her yer onun ateşiyle aydınlanıyor. Bir tek kendisi yanıyor bu ateş içerisinde, küle dönüyor rengi ama bir put gibi ayakta kalıyor en sonunda. Hiç kimse görmüyor onu yahut herkes görmezden geliyor, inat ediyor var olmak için ve anbean kayboluyor gözlerimde. Geriye, Kolezyum’un kenarına atılmış birkaç parça eşya ve içeri girip gladyatörlerin bu büyük mücadelesini izlemek için sıralanmış yüzlerce insan kalıyor. Hiçbiri konuşmuyor birbiriyle, sadece bu büyük vahşeti izlemek istiyorlar en önden. Tarihe tanıklık ettiklerini zannedenler yanılıyorlar, tarih hiçbir zaman onların istediği gibi yazılmıyor.

Gördüklerimin gerçek olup olmadığına dair hiçbir fikrim yok, güneş batıyor en sonunda ve geceye âşık ayın etkisiyle derin bir uykuya dalıyorum. Rüya mı kâbus mu, adını koyamıyorum yaşadıklarımın. Roma Kralı, Papa’nın elinden tacını giyiyor ve alkışlıyorum en önde. Ardından senato kuruluyor ve bir başıma reddediyorum bütün yasaları. Kurtlar dolaşıyor etrafımda, beni yiyecek gibiler; o çocuğu görüyorum, kurdun üstünde bana doğru koşuyor. Tam kurt beni ısıracakken tanklar geçiyor üstümden, kemiklerim eziliyor fakat ruhum, Roma hukukunca serbest bırakılıyor. Yüz binlerce insan meydanlara toplanmış, onun adını haykırıyorlar. Hiçbiri tanımıyor halbuki onu, tanıyamayacak. Sınırları genişliyor Roma’nın, yepyeni kurallar yayınlanıyor ama hiçbiri bağlamıyor beni. Herkes zannediyor ki onun yüzünden. Hayır! Tamamen benim. Onu ben gördüm, peşinden gittim ve Roma’yı keşfettim onunla tekrardan, yıktım ve inşa ettim. Sizler, hangi hakla sahipleniyorsunuz onu şimdi? Onu ben gördüm, ben bildim, peşinden ben gittim! 

Gözlerim açılıyor. Kolezyum’un karşısındaki derin uykumdan bir ses uyandırıyor beni: Büyük maç, bu akşam tarihi Kolezyum’da! Hiçbiri bilmiyor ki o maç çoktan oynandı ve bitti, en önden izledim olan biteni. Kazananı da biliyorum, kaybedeni de. Hiçbir zaman bir mağlubiyet böylesine mutlu etmemişti beni. Koskoca bir şehir, yıkık bir İmparatorluk ve ötesi olmayan binalar; artık hepsi yok hükmünde. Önümden birileri geçiyor, teneke seslerini işitiyorum ve plastiklerin bükülmesini. Kâğıtlar hışırdıyor. Onu arıyorum. Yoksa onu öldürdüler mi? Hayır, onun hiçbir suçu yok. Suçlu benim, suçlu biziz ama ben kime laf anlatıyorum? Kimse beni dinlemiyor, umursamıyor. Belki de aralarından kaybolup gidiyor çocuk, bir başka yerde başka bir savaş vermek için. İlahiler çalınıyor kulağıma, çanlar patlıyor yeni bir Papa görevi teslim alacakmış gibi. Tarih ile tanıklık ediyoruz birbirimize, yaşıyoruz öleceğimizi bilmiyormuşçasına hiç yaşanmayacak bir tarihi.

Her şey hızlıca yaşanıyor ve bitiyor. Onu gördüğüm an bir daha canlanıyor gözümde ama gördüklerimin gerçek olup olmadığına dair fikir yürütemiyorum. Onu görüyorum ama orada mı, hiçbir kanıt yok buna. Gördüğümle kalıyorum. Tarih, hızla akıp gidiyor ve her şey kalıyor geçmişte. Onlarca insan ait olmadıkları bir zamanda, ait olmadıkları bir yerde ve hiçbir zaman da tam anlamıyla olamayacaklar, olmak istemeyecekler. Ben, neden bunu istiyorum? Bu şehir kadar tarihî olamayacağım asla, barındıramayacağım binlerce hatırayı ve kurtulamayacağım geçmişimden. Benim suçum da bu, tarih ile barışamamak. Neden geldim buraya, şehri fethetmek için mi? Hayır. O zaman neden bir şehir aradım kendime, yaşayamayacağımı bile bile? Hiçbir şeyin cevabını veremiyorum. Dönüp dolaşıp onu ilk gördüğüm ana gidiyorum. Sesler öylesine şiddetleniyor ki kulağımı parçalıyor anbean, kulaklarımı tıkıyorum ama bu sefer de zihnimde isyanlar başlıyor, Spartacus diriliyor ve saplıyor hançerini. Hançerin saplanmasıyla her şeyim ayan beyan dökülüyor ortaya. Ne senato topluyor arkamı ne de kanunlar. Bir ben kalıyorum geriye. Bir de o. Onun sesini duyuyorum, yanılıyor olamam, sanki binlerce yıldır işitiyormuşum da bu sesi duymak için yaşıyormuşum gibi. Bir kurt uluyor içimde, kaybettiğim yolu gösteriyor bana. Kazılmış çukurları aşıyorum, her şeyi ama her şeyi bırakıyorum arkamda. 

Sesin geldiği yere hızlıca ilerliyorum. Bir de ne göreyim? En tepede. Çekmiş kılıcını, gözlüyor hepimizi. Bütün bir şehir gölgesi altında, bedeni güneşi örseliyor. Yanıyoruz hep beraber, bütün günahlarımız bir olmuş ama acılarımız dinmemiş. Teker teker eksiliyoruz karşısında, milyonlar af bekliyor ama bilmiyorlar affedilmeyeceklerini. Sıra en sonunda bana geliyor. Onu tanıyorum, beklemiyorum merhametini. Kâğıttan pelerini uçuşuyor, tenekeler rüzgâr ile tuhaf bir sese dönüşüyor tarif edemediğim. O ise sadece bakıyor gözlerime düşmanımmışçasına, bekliyor benden son bir şey dememi. Lafı hiç uzatmıyorum. Sezar’ı ben öldürdüm, özür dilemeyeceğim.

Editör: Onur Özkoparan 

Latest posts by Derya Onaran (see all)
Visited 9 times, 10 visit(s) today
Close
Exit mobile version