“Yeterince uzaklara bakarsan, mutlu olduğun bir gelecek görebilirsin. Cesedinde gezinen larvaları görebilirsin; çok, çok yakına baktığında.” Bu yüzden ben, genelde hiçbir yere bakmıyor olurum. Elimden gelseydi, uzamış tırnaklarımla söküp çıkarırdım gözlerimi yuvalarından. Mümkün olabilseydi öyle bir şey, yerlerine iki küçük narenciye çekirdeği koyar, öyle yaşardım hayatımı. Yazık ki istediğimiz hiçbir şeyin sebebi veya sonucu değiliz. Hepimiz, başkalarının sebeplerinin sonucu veya öbür sonuçların sebepleriyiz. Demek ki, ne gözlerimi oyabileceğim ne de tezgâhtaki kavanozda duran onlarca çekirdek bir işe yarayabilecek. Moralim bozuk. Bir süredir Gökçe’yle de görüşmüyorum. Onu görmediğim için mi canım sıkkın yoksa canım sıkkın olduğu için mi Gökçe’den uzak durduğumu bilmiyorum. Ölmeyeceğimin garantisi verilseydi bana, ilkokuldan kalma mavi pergelimle kafatasımı açana kadar başımı oyar, beynimin içinde neler olup bittiğine bakardım. Beynimden ve bilimden başka hiçbir şeye inanmadığım için kalp falan demiyorum. Yine de vücudumun tümünde duyduğum ağrı, damarlarımda bir sürü eşek arısının sürekli beni sokup durduğu hissi, ne hikmetse hep göğsümün oralarda bir yerde toplanıp bıçaklıyor beni.
Hep böyle olduğum doğru değil. Saçma sapan bir kâbus gördüğüm güne kadar her şey yolunda, hayatım da damarlarım da tıkırında gidiyordu. Sonra işler sarpa sardı işte. Bu bahsettiğim çok eskiye dayanmıyor. Yedi, bilemedin sekiz ay önce falan… Her gün en az sekiz saat uyur, dinç ve hayat dolu kalkıp işe giderdim. Saat beşte işte, haftada birkaç gün de saat on birde bardan kalkar eve giderdim. Gördüğün gibi, hayatım nizami, bir makine gibi dakik ve sorunsuzdu. Sonra bir salı akşamı son kez uyudum, damarlarıma eşek arıları dolmaya o gece başlamıştı. Rüyamda, annemin bütün çocukluğum boyunca bana okuduğu ninniyi duyuyordum. Ama bu kez annem değil, kocaman, belki Rusya büyüklüğünde bir koro söylüyordu bu ninniyi. Gözlerimi uykudan açamıyor, ama her nasılsa her şeyi görmeye devam ediyordum. Rüyalar birkaç saniyeden uzun sürmez diyor ya bilim insanları, bu da sahiden birkaç andan uzun değildi. Bu garip rüyadan son hatırladığım ki o sayede sonradan anlayacaktım bir rüya değil kâbus olduğunu bunun, son dönemin meşhur bir genç şarkıcısının cenazesi başında beklediğimdi. Sabah oldu, her zamanki gibi dinç ve hayat dolu uyandım. Kahve makinesinin tuşu “Bip” ettiğinde internette geziniyordum. Kahve makinesinin tuşu bir daha “Blip” ettiğinde gözüm o habere çarptı: Son dönemin meşhur bir genç şarkıcısı ölmüştü. İşte sevgili okuyucu, sana hayatımda uyuduğum son uykunun hikâyesini anlattım.
Düşünü gördüğüm kişi (ya da kişileri) öldürme fikri öylesine korkuttu ki beni, gözlerimi kapamaya korkar oldum. Bir kez daha elimi kana bulamamak için akla gelebilecek en kocakarı yöntemlerine kadar her şeyi deniyordum. Her şeyi… Haklısın, uyumamak için kocakarıların neden birtakım yöntemler geliştirdiği ilk duyduğumda beni de şaşırtmıştı. Yine de, yanan bir ateşin üzerinden atlarken çiğ badem yemediğimi söyleyemem. Yazık ki, gayet tabi her defasında bir yerde sızıp kalıyordum ve işler yalnızca kötüye gidiyordu. İşler, bombok olmaya gidiyordu. Bir defasında uzun mu uzun bir uçurumdan aşağı bakar halde bulmuştum kendimi. Dipte kayalıklarda parça parça olmuş bir insan yatıyordu. Ellili yaşlarında, tıknaz, bakımlı olmaya çalışan bir bakımsız. Yan binada oturan komşularımdan biriydi bu adam. Daha rüyamın kırkı çıkmadan adamın yedisi çıktı, dairesinden aşağı atlamıştı. Sonra rüyamda kayığıyla denize açılan büyük amcamın aynı hafta içi sele kapılıp öldüğünü öğrendik. Ailem şok olmuş, herkes yıkılmıştı. Ben hariç, ben olacak olanı çoktan öngörmüştüm çünkü. Çember giderek daralıyor, bilinçaltımdaki gizli katil gitgide yakınlarımı hedef alıyordu. Takip eden üç ay boyunca, düzinelerce daha ölü dizdim rüya defterime. Polislere, savcılara, sokaktan geçenlere, kime anlatsam rüyayla öldüren bir seri katilin varlığına ve onun da ben olduğuma inanmayacaklardı ama ben gerçeği adım gibi biliyordum işte. Rüya görmemek için elimde taşla, bozuk parayla; yere düşüp beni uyandıracak her türlü nesneyle uyuyor, göz kapaklarımı oymayı ciddi ciddi düşünüyordum. Bu gidişle en eli kanlı katilden bile, meşhur şehir efsanesi Trençkot Yamyam’ından bile daha fazla cinayetim olacaktı ve ne olursa olsun, delil yetersizliğinden ya da “uygun illiyet bağı kurulamadığından” salıverilip suçlarıma bir yenisini eklemeye devam edecektim. Gökçe’yle de bu yüzden görüşemezdim. Annemi, babamı, kardeşlerimi telefonla bile aramaya cüret edemememle aynı sebepten. Gökçe’yi görsem, hatta onu fazlaca düşünsem bile rüyamda onu görme ihtimalimi artıracaktım. Beyaz bir ayı gibi kafamdan çıkaramadığım sevgilimin de katili olup çıkacaktım sonunda.
Gökçe öldükten sonra yaşayabilir miydim, şu an nasıl yaşıyordum onu görmeden? Şu an yaşıyor muydum; bir daha sevmem mümkün olur muydu Gökçe öldükten sonra? Aşk, içimizden insanlara yol alan, birçok yerde duraklayan ve sonunda içimize dönen bir his miydi? Yoksa bir insanın bizde başlattığı, bizi başlattığı bir varoluş biçimi miydi aşk? Bilmiyorum, bilmiyordum. Tek bildiğim, Gökçe’yi rüyamda göremeyecek kadar çok sevdiğimdi. Ondan uzak durmalıydım çünkü ölesiye seviyordum onu. Hah, keşke başka bir şey dileseymişim sevgili okuyucu!
Geçen hafta gelip kapıma dayandı Gökçe. Bağırıyordu, ona yaptığım bu kötülüğün sebebini bilmek istiyordu. Şüphesiz, haklıydı da… Onun gözünde ben, onu tek kelime etmeden terk eden, aramalarına ve mesajlarına dönmeyen aşağılık herifin tekiydim. Kandırmıştım onu onun gözünde, varsın öyle olsun. Kapıyı açıp onun suratıyla karşılaştığımda dünya başıma yıkıldı. Artık, diyordum içimden. “Artık onu olacak olandan kurtarmanın imkânı yok, Memento Mori.” Ona olabilecek en kötü biçimde davrandım, kovarcasına uzaklaştırdım evimden. Evimden ve kendimden…
Evde ne kadar içki varsa bitirdim. Yıllanan şaraplar, viski şişeleri, biralar; hepsi yerde bomboş, devrik uzanıyordu. Benim aylardır uzanamadığım kadar rahat görünüyorlardı öylesine yatarlarken. Sızıp kalmaya, kapkaranlık bir uykuya kavuşmaya çalışıyordum besbelli. Televizyonda ne kadar saçma sapan dizi, film varsa hepsini izliyor; bazı suratları aklımda tutmaya çalışıyordum. Evet, maalesef, öldürmek için. Daha çok yerli yapımları izliyordum çünkü rüyamın ölümcül etkisinin ülke sınırları dışına çıkmak için vizeye ihtiyacı olup olmadığını bilmiyordum. Gökçe’yi öldürmemek için bir başkasını öldürmeye de razıydım.
Sonunda sızdığımı hatırlıyorum. Annemin kucağında, o meşhur ninniyi dinliyordum onun sesinden. Rusya büyüklüğünde korolar yoktu bu kez, ölümün kızıl karanlığı unutulmuş bir uzaklıktaydı. Sonra içimi bir dehşet kapladı. Eşek arıları yeniden damarlarıma doluşup binlerce, on binlerce iğneyle saldırıya geçti. Annem kucağı yerini, büyükçe bir gül demeti haline gelip içine aldı beni. Etimi acıtan dikenler mavi pergelimin tıpa tıp aynılarıydı sanki. Başkaca kelime bulamıyorum sevgili okuyucu, canım yanıyordu.
Sonra karşıda, birkaç metre ötede Gökçe’yi gördüm. Bir yolun ortasında duruyor; hayır, hayır pardon, bir yaya geçidinden karşıya geçiyordu. Başımı sağa çevirince bütün hızıyla kırmızı bir arabanın geldiğini gördüm. Başımı sağa çevirince, Gökçe’nin ölümünü gördüm son sürat. Onu kurtarmak için yapabileceğim bir şey yoktu, ölümü durdurmak ya da aşkımı korumak için başvurulacak bir son çare bile kalmamıştı. Araba frensiz geliyor, Gökçe de yaya geçidinde her şeyden habersiz salına salına yürüyordu. Gülün pergelleri ses tellerime kadar kestiği için “a” bile diyemiyordum. Gökçe’yle ölümü arasında on, on beş metre vardı ya da yoktu. Yedi metre, altı, beş, dört metre… O an önemli olan tek şey, Gökçe ölmeden önce uyanabilmekti. Düşünmeden pergellerden birini çekip çıkardım ve kalbimin ortasına sapladım.
İnsan, rüyasında bile olsa ölemiyordu asla. Ölmeden hemen önce bilinç uyandırıyordu sahibini (veya kölesini). Evet, belki ben rüyamda ölemeyecektim ama bu yaptığımın gerçek hayatıma mal olacağının farkındaydım. İşte sevgili okuyucu, ben bu yüzden bir haftadır bakıştığım mavi pergelimi az önce boğazımın ortasına sapladım. Gökçe’yi kurtarmanın mutluluğuyla, sonsuz ve huzurlu bir uykunun umuduyla gözlerimi kapatabilirim artık. Aşk, içimizden insanlara yol alan, birçok yerde duraklayan ve sonunda yine içimize dönen bir his midir? Yoksa bir insanın bizde başlattığı, bizi başlattığı bir varoluş biçimi midir aşk? İşte, sevgili sevgilim Gökçe; benden nefret ediyorsun, çünkü seni ölesiye seviyorum.
Editör: Melike Kara
- Ninni - 14 Şubat 2026
- Stiletto - 3 Aralık 2025
- Nowhere Yet - 8 Temmuz 2024
