Yazar: 20:35 Röportaj

“Bürokrasi, Toplumdaki Eşitsizliği Benimseten, Baskıyı, Otoriteyi, İtaati Vazeden Bir Anlam”

Devletin soğuk koridorları, varlığını borçlu olduğu pek çok sırla örtülüdür. Bizim memlekette hiç bitmeyen bir “beka” meselesi olduğu için devletin kendi ördüğü duvarları içinde olup bitenlerin bir kısmı bilinir bir kısmı bilinmez ya da “kaybolur”. Tıpkı Erhan Bilgin’in Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Kayıp Mühendis” romanında anlattığı gibi… 

Amerika’nın, 2003 yılında “Irak’a demokrasi getireceğiz” kılıfıyla dünyaya yutturmaya çalıştığı emperyal hamlenin arifesinde başlayan kitap, muhalefet partisinde danışman olarak çalışan Ethem’in bilgisayarının çalınması sonucu gelişen olaylar arasında “kayıplara karışan” mühendis Adem’in akıbetini sorgularken, diğer yandan da bürokrasinin soğuk çarkları arasında gerçekte neler yaşandığını da gözler önüne seriyor. Erhan Bilgin’le Kayıp Mühendis kitabını ve bürokrasinin işleyişini konuştuk…  

Kayıp Mühendis’te tesadüfen devletin “gizli” notunu öğrenen bir mühendisin ortadan kayboluşunu okuyoruz. Neden bu hikâyeyi “1 Mart Tezkeresi” ekseninde anlatmayı tercih ettiniz?

1 Mart 2003 Meclis Tezkeresi ile devlet bürokrasisinin çarkları normal işleyişinin ötesinde daha hızlı, daha öğütücü, bir bakıma daha acımasız dönmeye başlamıştı. Aslında ilan edilmemiş bir seferberlik söz konusuydu. Savaş kararları verildiğinde, devlet bürokrasisinin çarkları en küçüğünden en büyüğüne her zaman askeri gerekliliklere göre; çoğu kez de içgüdüsel olarak çabucak uyum gösterir. Talimatlar sorgulanmadığı gibi ulvileştirilebilir de. Yeni biçimlenme resmi kamuoyuna hemen yansır, basın ve diğer propaganda araçlarıyla toplumun hizaya girmesi beklenir. 1974 Kıbrıs Savaşı ve Türkiye fiilen katılmasa da lojistik destek verdiği 1991 Körfez Savaşı’nda militarizm güçlenmiş, toplumsal muhalefet sindirilmişti. Fakat 2003 Irak Savaşı esnasında belki de Türkiye tarihinde ilk kez, savaş koşullarında toplumsal muhalefet susturulamadı hatta Sol ve İslamcı akımlar ortak eylemler yapabildiler. Sanırım Kayıp Mühendis, savaş koşullarında toplumsal muhalefetin rüzgârının ve devlet bürokrasisinin resmi kamuoyuna sızmayan sert biçimde yeniden biçimlenmesinin hissedildiği bir anlatı.

Kitabın ana karakteri Ethem, eski tüfek bir Solcu. Malumunuz Solcuların devletle arası pek iyi değildir ama Ethem mecburiyetten bürokraside, üstelik de üst düzey sayılabilecek bir görevde yer alıyor. Ethem’in bu konudaki rahatsızlığını okuyoruz aslında. Uzun yıllar devletin “tedrisatından” geçmiş Ethem’i yine devletle buluşturmaktaki amacınız neydi?

“Eski Tüfek” deyimini yerli nesrimiz henüz içeriği zengin bir ifade haline getiremedi. Konuşma dilinde hâlâ zayıf da olsa olumlu bir tını yaymakla birlikte bana göre olumsuz anlamı ağır basan deyim. Kim tedavüle soktu bilmiyorum, fakat büyük ihtimalle Sosyalist entellerin imal ettiği bir ifade. Halbuki Sosyalist çevrede geçerli ve baskın olması gereken diyalektik yönteme göre, bir şey canlı veya cansız, eğer hâlâ işlevsel ise, dahası hayati varlığı devam ediyorsa eski diye, hele kullanılamaz anlamında nitelenirse, metodolojik bir hata olur. Ben bu deyimi kullanmayı doğru bulmuyorum, “eskide kalmış”, “yenilenmemiş” kelimeleri daha uygun. Sosyalistler, on binlerce öğretmen, on binlerce düz memur gibi devlet bürokrasisinde görev alıyorlar. Belki üst bürokraside de. Fakat sanırım üst bürokraside görev almak Sosyalist gelenekte pek makbul değil. Galiba Ethem devlet bürokrasisinin üst tabakasına gönülsüzce dahil olmanın tedirginliği içinde, bürokratik sistemin çelişkilerini yansıtmış oluyor.

Kitapta Adem’in kayboluşu çok geç ortaya çıkıyor. Oraya gelene kadar devletin göbeğinde işleyen en önemli çark olan meclisin rutin, gündelik hayatını okuyoruz. Bu şekilde bir yol izlemenizin sebebi, bürokrasinin sıradanlığını, bir şey yapıyormuş gibi görünüp aslında pek de bir şey yapmayan bir mekanizma olduğunu göstermek için miydi?

Bürokrasiyi devletin varlığını temin eden, işlevsel kılan, sahici, somut canlı bir mekanizma diye kabul etmeli. Üretici, yaratıcı, doğurgan olmasından çok, baskıcı, durdurucu, dondurucu saldırgan hatta vahşi bir niteliği var ama tam da bu işlevi nedeniyle egemen sınıfların dayandığı veya daha iyi bir ifade ile egemen sınıfların varlığını garanti eden bir mekanizma diye tanımlansa yeridir. Valilik, kaymakamlık benzeri makamlara işim düştüğünde çalışanlara her zaman sormuşumdur, “Vali veya Kaymakam Bey ve hemen altındaki maiyet beş yıl izne ayrılsa işlerin halledilmesi güçleşir mi kolaylaşır mı?” diye. Tabii genel geçer sosyal bir kaide oluşturmaz ama bir defa bile “kolaylaşmaz” benzeri bir cevap duymadım. Ama antik Mısır ve Babil’den beri bürokrasiye tahsis edilen yüksek katlı binalar, geniş makam odaları ve masaların anlamı olmalı. Aslında toplumdaki eşitsizliği, benimseten, baskıyı, otoriteyi, itaati vazeden bir anlam.

Bu nedenle eğer eserde bürokrasi sıradan, basit ve işlevsiz türünden bir imaj sunuyorsa anlatı eksik kalmış olmalı.

Adem’in kayboluşu ve ardından ölüm haberinin gelmesi üzerine Ethem, Adem’in ve ailesinin avukatlığını üstlenen İzzet’le işbirliği yapıyor. Bunu Ethem’in kendine olan vicdani bir borç olarak okumak mümkün mü?

Adalet arayışına destek ve bürokrasinin teşhiri için sanırım. Adalet arayışı veya adalet mücadelesine destek vermek, bireyin kendisini ve çevresini değiştirmesine imkân sunar. Birey kendisini bilinçli bir tutumdan daha çok içgüdüsünün zorlamasıyla değerlendirmeye koyulabilir.

Türkiye bir faili meçhul (belli) olaylarla dolu bir geçmişe sahip. Sizin kitaba başladığınız 2003 tarihinde de böyleydi, öncesinde, sonrasında da. Bu konuyla ilgili onlarca kitap yazıldı, belgesel çekildi, sanat bu yönden hiç boş kalmadı. Toplum da bunu iliklerine kadar hissediyor, biliyor. Fakat bu silsile hâlâ devam ediyor. Parti fark etmeksizin cumhuriyetin kuruluşundan bu yana -öncesinde daha alenen yapılıyordu- faili meçhul olaylar neden aydınlatılmıyor sizce? “Devlet içinde devlet” olduğunu biliyoruz ama salt bununla sınırlamak mümkün mü? Başka “unsurlar” da yok mu?

Türkiye vatanı (iktisadi bakımdan iç pazarı) sosyal yapısına sıkı sıkıya bağlı siyasal koşullar nedeniyle tabii, temelde hal yoluna konulamamış büyük iktisadi çelişkilerin zorlamasıyla tarihin her anında şiddet gücü yüksek bir devlete ihtiyaç duydu. Üstelik kullanıla kullanıla doğal bir otorite fonksiyonu haline gelen, şarkın kadim imha, tenkil, tedip, müsadere, suikast usulleri elinin altındaydı. Faili meçhul imha, kolaylığı ve kullanışlılığı sayesinde alışkanlık edindiren bir araç haline geldi maalesef. Suikastların ve kitlesel imhaların güçlü bir toplumsal baskıyla karşılaşmaması Hasan Fehmi Bey’den Sabahattin Ali’ye, Doğan Öz’den Hrant Dink’e hatta hayali karakter Mühendis Adem’e kadar sürmesinde bana göre en önemli etken. Faili meçhul cinayetlerin muhalefetin öncülerini imha etmek kadar muhtemel toplumsal öncülerin cesaretine de büyük bir meydan okuma anlamına geldiğine inanıyorum. Devlet dışında unsurların rolü veya isteği sanmıyorum ki belirleyici güçleri olsun. Nasıl Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde sermaye birikimi için devlete ihtiyaç varsa, planlı, bir amaca yönelmiş cinayetlerin devletten habersiz mümkün olması pek güç…

Editör: Melike Kara

Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close
Exit mobile version