Yazar: 10:44 Öykü

Sessiz Tanık

Her canlı ölümü tadacaktır

Babasının tabutuna sarılı yeşil örtünün üzerinde kara bir duman gibi titreyen o yazıyla göz göze geldiği an… ölüm, ecel, mevta, kefen, cenaze, naaş gibi kelimelerin sadece sözlüklerde karşılığı olan kelimeler değil, insanın göğsüne çöküp soluğunu kesen ağırlıklar olduğunu o ana dek bilmiyordu. 

Ama o an, el ele veren kara harflerin gerçekle ilk temas ettirdiği o an, boğazına sert bir yumruk yedi.

O yazı, kara bir melek gibi gelip ölümün hakikatini suratına şak diye çarptı. Ve işte o tokatla öğrendi, can yakan bir kayıp yaşadığında kelimelerin de yırtıcı hayvanlar gibi gelip kişinin ayakta kalma direncini nasıl lime lime edebildiğini.

“Çiçeklendirelim mi? İsterseniz duvar sarmaşığıyla da toprağı yemyeşil yaparız, her daim üstünde bitki örtüsü olur.” 

Her şey öyle hızlı olup bitmişti ki! Yazının yüzleştirdiği çıplak hakikatle boğuşurken tahtalar mezara yerleştirilen babasının üstüne dizilmiş, küçükken minderlerle ev yapıp içinde oturdukları o günleri hatırlamaya bile fırsat bulamadan kürekler dolusu toprak babasının üstüne üstüne yağmıştı. Canhıraş bir telaşla ölü toprağa ekilmişti. Mezarlık bekçisinin çiçek ve sarmaşıkla donatmayı teklif ettiği kabre babasının gübre olacağı gerçeğinin korkunç farkındalığının aklına üşüşmesi an meselesiydi.

“Bekleyelim toprak biraz çöksün. Buradaki tüm mezarlara ben bakıyorum. Bak, taa 80’lerden beri baktığım mezarlar var. Rahmeti bol olsun hepsinin. Mezarlar insanlar hakkında ne çok şey anlatır, bir bilsen. Hayatı tanımak mı istiyorsun, insan denen varlığın özünü bilmek mi? Burası okuldur okul! Benim kadar uzun süre buranın sakinleri ile içli dışlı olunca hiç tanışmamış bile olsan, haklarında çok şey bilmeye başlıyorsun. Ziyaretçilerinin ardından gidip onlarla dertleşiyorum. Hayatın has dibidir evladım burası.” 

Mezarcı, eline içi su dolu küçük bir bidonu tutuşturduğunda, bir otomat gibi sadece onun beden dilinin yönergelerini takip ederek babasının kümbet şeklindeki toprağını sulamaya başladı. Bu işlem sırasında, cenazeden görüntüler birbirini kovalarcasına gözünün önüne üşüşüyordu. Taziye tesellesi eşliğinde, sarılmalar ve ağlaşmalar arasında bu kadar çok ana nasıl böylesine keskin bir berraklıkla şahitlik ettiğini düşünebilse, biraz olsun idrakle harmanlama fırsatı bulabilse, buna kendisi bile şaşırabilirdi. Yengesinin cenazeye, güneşin altında cayır cayır parlayan taşlı terliklerle gelmesi; babasının iş ortağı Cemil’in, her organizasyona ailesiyle katılmasına rağmen cenazeye tek başına teşrif etmeyi tercih etmesi; arka saflarda, imam cenaze namazını kıldırırken tost yiyen komşuların lakayıt tavırları; aynı gün, aynı camiden kaldırılan başka bir merhume için getirtilen lokmacının önünde, elinde beş tabakla altıncıyı almaya çalışan yakın akrabanın arsızlığı; böylesi bir günde gelmemesi asla beklenmeyen has dostların yaz tatillerini bölmek istememiş oldukları gerçeği, ölenin ailesinin acısını seyretmekten tuhaf bir keyif aldıklarını saklayamayan gözleriyle ahbaplar, iş yerinden gelen çalışanların o haftaya özel yapacakları gıybete malzeme toplamak için gelenlere attığı kaçamak bakışlar… Tüm bu ayrıntılar nasıl olmuştu da zihnine bu kadar derin kazınmıştı, sorgulayacak hali de yoktu. En büyük şaşkınlığı ise hiç tanımadığı türden bir endişenin, içinde kıpırtısız bir sessizlikle büyüdüğünü fark ediyor oluşu yüzündendi. Defin öncesi yaşanan o son saatlerin sessiz tanığı olarak, ölünün ardından söylenmeyen ne varsa hepsini yüklenme görevi ile babasının tabutu başında nöbet tutarken onu bilmediği derinliklere çeken, içten içe zihnini deli kuşkularla kurtlandıran “neden cenaze daha kalabalık değil?”  kaygı kuyusu içine nasıl düşebildiğini hiç anlayamıyordu. 

“Açan çiçekleri gördükçe kasvetin hafifler, ferahlarsın. Yaşarken olduğundan farklı türden bir bağ kurmayı öğreneceksin rahmetliyle. Ölmüş olması seninle alakalı değil. Sende hâlâ yaşıyor ki o. İş bundan sonra kuracağın bağın senin hayatına neler katacağına karar vermekte. Ha, buraya, ayılıp bayılıp, salya sümük, en sevdiğim dediğini gömüp bir daha hiç uğramayan da var, kırk senedir lise arkadaşını her hafta ziyarete gelip uzun uzun sohbet eden de. Ölümü yaşamla harmanlama becerisi kazanmak da önemli. Herkese nasip olmuyor. 

Mezar taşına özel bir şey yazdırmak istiyor musunuz?” 

Başını babasını kucaklayıp, içine alan taze topraktan kaldırıp, etrafında ölümün hiçliğine inat dimdik duran mezar taşlarına doğru baktı. Cenaze ahalisinden geriye üç beş kişi kalmış, herkes hayatlarına dağılmışken, toprak ana yuvaya gelen yeni çocuğunu diğerleri ile kaynaştırmanın huzuru ile dingin, babası ise toprak yurdunda sonsuzluk boyunca birbirlerini kollayanların arasında bir çocuk gibi haylaz ve mutlu muydu? Çürüyen bir bedenden geriye kalanlara hâlâ ‘baba’ diyebilmenin yolunu bulmayı düşünmek bile istemedi. Onu, tenin değil, birbirini saran ruhların sonsuz dostluğunda yaşatmanın yaraları dindiren bir yol olabileceğini sezdi. Anmanın sağaltıcı kudretini, ruhsal bir bağın sessiz keşfiyle birleştirdi. 

“Gül de dikelim, buranın toprağı elverişli güle. Bak, mezarların hepsi rengârenk. Burada da hayat devam ediyor. Ölenler sevdiklerini güzel karşılamalı.”  

Döndü, mezarcıya sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladı.  

Editör: Melike Kara

Visited 3 times, 4 visit(s) today
Close
Exit mobile version