Yazar: 20:58 Dizi İncelemesi

Sessiz Bir Hikâye: Ayrılık da Sevdaya Gerçekten Dahil mi?

Bu diziyi izlemeye başlarken, elimde ne bir beklenti vardı ne de bir önyargı. Yalnızca iki şey beni ekrana oturttu: Attila İlhan’ın bir dizesi ve Muhsin Bey, Eşkıya, Züğürt Ağa, Çiçek Abbas gibi filmlerle hafızamıza kazınmış Yavuz Turgul imzası. Bu iki isim, diziyi izlemek için fazlasıyla yeterliydi.

İlk dikkatimi çeken, dizinin sesiydi. Daha doğrusu, sesinin olmayışı. Bağırmıyor, acele etmiyor, izleyicinin dikkatini zorla çekmeye çalışmıyordu. Bugünün televizyon dünyasında sıkça rastladığımız o yüksekten konuşan anlatı yoktu burada. Dizi, kendini anlatmak için yüksek seslere ihtiyaç duymuyordu.

Hikâye, büyük patlamalardan çok küçük kırılmalarla ilerliyor. “Bam güm” bir anlatı değil bu. Küçük kırılmaların içinden büyük kırılmalara doğru yürüyen bir yapı… İlk bölüm bittiğinde insan şunu fark ediyor: Bu diziyle araya belli bir mesafe koymak gerekiyor. Çünkü dramatik yapı yer yer izleyicinin sabrını zorluyor; bugünün tabiriyle “darlıyor”. Bu yavaşlık, kimi seyirci için sıkıcı, kimi içinse bilinçli bir tercih.

Belki de bu yüzden, bazı mantık hatlarını bilinçli olarak görmezden geliyorum. Bu sakinliğin nereye varacağını merak ediyorum. Sanki dizi, izleyiciyi başka bir ritme alıştırmak ister gibi: Daha az hız, daha az gürültü, daha çok bekleme.

Bu mesafenin en önemli nedeni, Afife Jale’nin her bölüm başında verdiği senaryo dersleri. Dizi, kendi hikâyesini bize anlatıyor. Hikâyesini anlatmayı anlatan bir yapı bu. Yapısal olarak son derece iddialı; ama aynı zamanda riskli. Kimi zaman zihin açıcı, kimi zaman da izleyiciyi hikâyenin dışına iten bir yabancılaştırma etkisi yaratıyor. Ne her zaman iyi, ne de her zaman kötü. Ama her zaman risksiz de değil.

Merkezde iki karakter var: Afife ve Kemal.

Afife, hayallerini askıya almış ama hayal kırıklığını askıya alamamış bir kadın. Gücü, yüksek sesle itiraz etmesinde değil; dayanma biçiminde. İçindeki dağınıklık küçük hareketlerle dışarı sızıyor; sürekli saçlarıyla oynaması, bastırdığı patlamaların bedene yansıyan bir izi gibi. Afife, aşkın iyileştirici yanından çok, yaralı hâliyle de var olabileceğini temsil ediyor.

Kemal ise vicdanıyla yaptığı sessiz bir savaşın içinde. İyi olmak isteyen ama iyi olmayı seçemeyen bir adam. Onun çatışması başkalarıyla değil, kendiyle. Ancak bu iç çatışma çoğu zaman yeterince zorlanmıyor; tehlikeli olmaktan çok makul kalıyor. Karakterin taşıdığı dramatik potansiyelin tam olarak açılmadığı hissi burada belirginleşiyor.

Dizinin ölçülü diline, oyunculukların da büyük ölçüde uyum sağladığını söylemek gerekir.

Afife’yi canlandıran Emine Meyrem Karamemet, karakterin iç kırılmalarını abartıya kaçmadan taşımayı başarıyor. Büyük duyguları büyük jestlerle değil, küçük hareketlerle anlatan bir oyunculuk bu. Zaman zaman fazla içe kapanık kalsa da, Afife’nin suskun dünyasına inandırıcı bir beden kazandırıyor.

İbrahim Çelikkol’un Kemal yorumu ise daha tartışmalı. Fiziksel varlığı ve sessizliği karakterle uyumlu; ancak iç çatışmanın derinliği her zaman oyunculuğa yansımıyor. Kemal’in vicdan savaşı, metinde güçlü olmasına rağmen, ekranda yer yer yüzeyde kalıyor. Bu da karakterin dramatik gücünü sınırlayan temel sorunlardan biri.

Yan rollerde ise dizi, bilinçli bir tercih yaparak tanıdık yüzlerden güçlü bir kadro kuruyor.

Deniz Türkali, Menderes Samancılar, Tarık Babuşcuoğlu, Sinan Bengier gibi isimler, yalnızca nostaljik göndermeler olarak değil, hikâyenin ahlaki hafızasını taşıyan gerçek karakterler olarak kullanılıyor.

Özellikle yaşlı kuşağı canlandıran oyuncular, dizinin en sahici anlarını yaratıyor. Bugünün dizilerinde sıklıkla dekor gibi kullanılan yaşlı karakterler, burada anlatının vicdanını temsil ediyor. Unutulmuş aşklar, yarım kalmış hayatlar, geçmişe duyulan sadakat, hikâyenin en güçlü katmanlarını oluşturuyor. Mekânlar ve isimler, bilinçli bir hafıza kurma çabasını destekliyor.

Ama tam da bu incelikli dünyanın içinde, dizinin temel zaafı belirginleşiyor: Fazla saygılı bir anlatım. Çatışmalar sivrilmeden yumuşatılıyor, duygular derinleşmeden törpüleniyor. Dizi, seyirciyi sarsmak yerine onu korumayı seçiyor. Risk almak yerine, güvenli bir estetik alanda kalıyor. Bu tercih, diziyi izlenir kılıyor; ama unutulmaz olmaktan da uzaklaştırıyor.

Belki de en çarpıcı ironi burada yatıyor. Hikâye boyunca anlatının gücüne, kelimelerin dünyayı değiştirme ihtimaline inanan bir yapı izliyoruz. Ama bu büyük anlatı, kendi içinde de bir sessizlikle çevrili. Afife’nin sekiz bölüm sonunda ulaştığı sınırlı izleyici sayısı, yalnızca bir ayrıntı değil; dizinin kendi kaderine dair bilinçli ya da bilinçsiz bir itiraf gibi duruyor.

Yine de bu diziyi görmezden gelmek haksızlık olur. Çünkü bugünün televizyon ikliminde, böylesine ölçülü, böylesine hafızaya yaslanan, böylesine insanı merkeze alan hikâyeler nadiren üretiliyor. Gürültüyle değil, suskunlukla konuşan bir anlatı bu. Büyük iddiaları değil, küçük hakikatleri önemsiyor.

Ve soru hâlâ geçerli:

Bugünün seyircisi, böyle bir hikâyeyi duymaya hâlâ hazır mı?

Bu sessiz anlatının gücü yalnızca hikâyeden değil, sinema dilinin bilinçli kullanımından da besleniyor. Yönetmen, dramatik anları çoğu zaman müzikle yükseltmek yerine sessizlikle derinleştirmeyi seçiyor. Kamera hareketleri gösterişli değil; sabit kadrajlar, uzun planlar ve yüzlere yaklaşan yakın çekimler, karakterlerin iç dünyasını söze ihtiyaç duymadan görünür kılıyor. Özellikle Afife’nin yalnız kaldığı anlarda kullanılan durağan kadrajlar, karakterin içindeki sıkışmışlığı neredeyse fiziksel bir mekâna dönüştürüyor.

Mekân kullanımı da bu içsel anlatıyı destekleyen önemli bir unsur. Ev içleri bilinçli biçimde dar, koridorlar uzun, odalar yarı karanlık. Kapılar, pencereler, yarım bırakılmış köşeler, karakterlerin hayatta sıkışıp kaldıkları alanları simgeliyor. Bahçe ve lokanta gibi açık alanlar ise nadir gelen bir nefes alma hissi yaratıyor; hikâyenin içinde kısa süreli ferahlamalar gibi duruyor.

Işık tasarımı sert kontrastlardan kaçınıyor; gri tonlar, yumuşak gölgeler ve doğal ışık ağırlıklı bir palet tercih edilmiş. Bu görsel dünya, hikâyenin melankolisini büyütmeden, ağırlaştırmadan taşıyor. Kurgu da aynı ölçülü dili sürdürüyor: sahneler aceleyle kesilmiyor, duyguların yerleşmesine izin veren bir ritim kuruluyor. Bütün bu teknik tercihler, dizinin temel fikrini sessizce güçlendiriyor: Hayat büyük patlamalarla değil, küçük sessizliklerle değişiyor.

Visited 39 times, 23 visit(s) today
Close
Exit mobile version