İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Lethe

Merhaba, bugün harika görünüyorsun. Bölüyorum ama aklının ardında çalan şarkıları duyar gibiyim. Yine de dünyayı nasıl gördüğüne dair fikirlerim oldukça bulanık. Görüyorsun ki gözlerim, varoluşunu ifade etme şekline şahit olduğu sürece ben romantizmden beslenen kırılgan bir şairden fazlası değilim. İçinde yaşamayı seçtiğin bu müzikli dünyada bu rol benim kaderim. Ben aslında kadere inanır mıyım bilmem bile. Yalnız ince ruhum; beni  bu kadar sıradan, güneşli bir gününde tam karşına yerleştiren gücü açıklamak için herhangi başka bir açıklama yapmakta zorlanıyor. Artık kaderlere ben de inanmalıyım öyleyse. Öyleyse kalabalıklar artık susmalı ve ben soluklarımı tüm kas hareketlerini ezberlemek için senin ve sadece bunun için saklamalıyım. Özensizce arkadan  topladığın dalgalı kumral saçlarının tel tel tokandan özgürlüğüne kavuşmasını sağlayan boyun hareketlerini, sen uzaklara bakarken gözlerinin hafifçe titremesi ardındaki ritmi, hoyrat el hareketlerini ve sol bel kıvrımını ve sağ bel kıvrımını dilim yarılana dek teninin tuzundan bilmeliyim. Sen şimdi bana hiç aldırış etmeden belki çocukça bir hevesle daha önceki gün aldığın dört kitaptan birini çantandan çıkarıyorsun. Başta kapağını ve arka kapağını inceleyip uzun ve düzgün parmaklarını onun üzerinde gezdiriyorsun. Yavaşça açıyor, okumaya başlıyorsun. Düşüncelerin en çok da kaş hareketlerinden ele veriyor kendilerini. Satırlar ilgini çektikçe geriyorsun onları yukarı doğru, daha fazla hareket ettiremediğinin farkına vardığındaysa aniden duruşunu bozup saçlarınla oynamaya başlıyorsun ve bu döngü sen ondan sıkılana dek sürüyor. Çabuk sıkılıyorsun zaten kitaplardan. Oysa ben özellikle de ilgimi çektiyse bütün gecemi onlara ayırmayı severim. Böylece bizi evimin balkonundaki koltukta hayal ediyorum artık. Sen orda olabildiğince rahat otururken ben yerde dizlerine yaslanarak sabahlayabilirim. Bilmek istediğin satırlara sen sıkıldıkça ben devam ederim. Beni dinlerken dikkatin dağılır, sık sık hayal kurmanı ve hakkımda düşüncelere dalmanı isterim. Belki bazen de saçlarımla oynamanı ve ses tonumu, içinde çekincelerimle titrek, ne kadar sevdiğini düşünmeni, kendime duyduğum içten ve derin hor görünün ne kadar yersiz olduğunu düşünmeni ve yalnızca sana karşı büründüğüm kusursuz centilmen rolünün bana nasıl da yakıştığını. Sonra bu satırları çok sevdiğimi söylerim sana bir ek not olarak. Dikkatini toplayıp biraz daha dinlersin ve gece ile kitabı beraber bitirdiğimizde aklında güzel hayallerin ve okuduğumuz sinematik dünya birbirine girmiştir artık. Ne hayallerini ne de kitabı ayrı düşünebilirsin şimdi. Bu karmaşaya aşık olursun sonra. Uykuya daldığında mutlu rüyalar içinde gülümsersin, bense doyasıya izlerim seni.

Aklımda bu anın düşünceleri hint gül ağacından ve elişi işlemeleriyle dikkat çeken çerçevesi içinde bir Goya eseri kadar canlı tablolaşırken gözlerimi başka bir masanın dört sandalyesinden birinin metal ayağına dalmış şekilde buldum. Bu sırada sen çoktan, kaldığın sayfalar arasına sıkıştırdığın ayracın bir küçük kısmı tepeden gözükecek şekilde kitabını kapatmış, masanın sol köşesine düzgünce itmişsin. Senin de gözlerin birini arıyor şimdi. Akla gelebilecek en nizami şekilde bacak bacak üstüne atmış, sırtın dik, merakla etrafına bakıyorsun, kitap okurken yaptığın kaş mimiklerini tekrarlıyorsun ve beklediğin geliyor. Esmer, kıvırcık saçlı, düzgün burunlu fakat çirkin bir adam. Bana hiç gülmediğin kadar gülüyorsun. İçim içimi yiyor, kıskanıyorum, kusacakmış gibi oluyorum. Oğlan, henüz döndüğü İstanbul hikayelerini anlatıyor, “Sokakta,” diyor, “gitarımı tıngırdatırken kendimi fazlasıyla özgür hissediyordum Irmak, daha önceleri içimde var olagelmiş ama benim tanışma fırsatı bulamadığım bir başka benliğimle tanışıyordum. Sana telefonda bahsettiğim adam tam da bu sırada beni barında çalmam için davet etti. Kalbimden beynime pompalanan kanı hissedebiliyordum o anda, böylesi bir enerjiyi artık nasıl bastırabilirim içimde bilmiyorum. Beni anlayabiliyor musun?” Böylece benden sakladığın benimse cesaretimi bir türlü toplayıp soramadığım adını, ilk defa böyle; nefes dolu, kısık ve sürekli kasılan bir sesten duymuş oluyorum. Bu sırada sen bacaklarını çaprazlamış, içi kahve ile dolu kupanın etrafına ellerini dolamışsın. Kupayı çenene kadar çıkarmış orda tutarken bir yandan yüzüne vuran kahve kokusunu içine çekiyor diğer yandan oğlanın anlattıklarından etkilendiğini apaçık belli eden mimiklerinle pozlar veriyorsun. Yeşile çalan gözlerinin içi gülüyor mesela; sen onları hafifçe kısmış, düzgün ön dişlerinle üstten daha dolgun olan alt dudağını hafifçe ısırırken. Yine ona bakıyorsun, sadece senin duyabildiğin bir ritme parmaklarınla yarattığın dalgalarla eşlik ederken. Olup bitenler karşısında zihnim, içime gömüldüğüm bir yuva görevini üstleniyor artık. Senin bu laflardan etkilendiğini gördüğümde gördüklerimin bilinci; seninle arama girip etrafını, tenine doğrudan dokunmamı engelleyen ince bir şeritle kuşatıyor. Hafızam zulmederken boşluğuma seni kuşatan manevi şeritin içinde sen, bütün renklerinle canlılığını koruyorsun, senin dışındaki her şeyse renklerinin doygunluğunu ve maddelerinin önemini de yitirmeye mahkum oluyor. Ne var ki oğlan sebep olduğu fırtınalardan habersiz, hevesle konuşmaya devam ediyor. Bense bu durumu duygusal ve düşünsel sürecin insan algısına, insanı algılamada görsel etkilerinin varlığını bizzat deneyimleme fırsatı olarak görmeye başlıyorum. Zaten çevresindeki herhangi en küçük değişime karşı fazlasıyla duyarlı biri olarak onun senin karşında geçirdiği her saniye ona karşı duyduğum kinle cildinin hızla kuruduğuna, sesinin çatallaştığına, gözlerininse aniden yaşlandığına tanık oluyorum ve bana doğru dönse belki yüzünün eriyeceğine. Yine de seni burada tutanın onun varlığı olmasının bilinci ile ben, onun susmasını bile dileyemiyorum.

Belki ona bütün ilgini vermenin seni silahsız bırakacağını düşündüğünden belki de gerçekten sadece sıkıldığın için artık ara ara gözlerini ondan kaçırmaya başlıyorsun. İşte bu göz kaçırmalarından birinde ilk kez göz göze geliyoruz. Başta karanlık intihar düşünceleri yokluyor, sonra titreme, sonra kısa süreli boğulma hissi, bir çeşit can çekişme. Varlığımın farkına varıyorsun, sonra iyi hissetme, gözlerin beni beşik gibi sallıyor, çevreliyor. Dünyanın en yalnız köşesinde soğuk bir suya girmek gibi, sonra bırakıyorum kendimi. Göz göze geliyoruz ve üşümüyorum artık. Endişelerimi, çekincelerimi, diken diken olmamı sonra anlamaz oluveriyorum. Varlığımın farkına varıyorsun ve sanki öldüm. Güzelliğinin karşısında aptal hissediyorum; yüzümün ve vücudumun var olduğu şekilden utanıyorum, küçülüyorum, yok oluyorum ve gayri ihtiyari ilk gözlerini kaçıran da ben oluyorum. Zihnim uğradığı ağır yenilginin farkında gözlerimi tekrar sana  doğru çevirmeme engel olurken ense kökümde hâlâ dimdik olan tüylerim arasında saklanmış kıpkırmızı tenimin solmasını ve bu sırada da terimin soğumasını izliyorum. Seni diyorum, hayal gücünden yoksun adamlara bırakmalı başka türlüsü güç. Kalp atışlarım normal seyrine döndüğünde göz ucuyla tekrar seni seziyorum. Sen bu sırada kırmızı montunu üzerine geçirmiş masadan çantanı alıp tek harekette sol koluna geçiriyorsun. Oğlan ardından siyahlar içinde geliyor. Aramızdaki ilk masanın ve ikinci masasının ve üçüncü masanın yanından ağır ağır sıyrılıp benimkinin yanından da geçip gidiyorsun. Bu sırada arkandan sesini duyuyorum, sessizce konuşuyorsun, ince temiz bir sesle, “Fil,” diyorsun, “hâlâ öylece oturuyor mudur sence?” Oğlan gülüyor, güldü mü cenazeye benziyor. Ben son kez gidişinle boş kalan sandalyene bakıyorum, önümde duran kahvemden bir yudum alıp yutkunuyorum. Gözlerimi kapatıp yüzünü aklıma kazımaya çalışıyorum, yapamıyorum.

Latest posts by Ahmet Ayberk Aykul (see all)

Yorumlar kapatıldı.