İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Leblebi İntiharı

Caminin önünde, aklında bir sorun olduğu kesin olan adamın teki milletten leblebi parası isteyip duruyordu. Kimse elini cebine atmadı. İçim burkuldu. Bakkaldan hazır kutuda leblebi aldım. Avanak bakkal, “Efendi leblebiyi kime alıyorsun?” diye sorunca, “Kendime,” diyemeden caminin önündeki adama ilişti gözüm.

“Dur efendi dur. Ne yaptığını bilmiyorsun.”

“İnsanlık öldü mü canım, ikram etmek istiyorum.”

“Cellada ip veriyorsun haberin yok.” Afalladım. Hepiniz bir başkaydınız zaten, bir de sizin bu kapalı anlatımlarınızı çekemezdim.

Sigara yaktım. Çeşmede ellerini yıkayan sıska bir adam, ağzımdan duman çıktığını görünce yanıma yanaştı. Kendini borçlu hissettiğinden sohbete başladı. Anlamsız konuşmalarını dinleyecek halim yok. Milletten leblebi için bozukluk isteyen adamı sordum. “O mu?” deyip çattı kaşlarını.

“Doğduğundan beri kafasında vardır onun. Ama asıl uçmasını oğlunun ölümünden sonra yaşadı…”

Ağır ağır anlatıyordu. “Şöyle köşeye geçelim.” Birer bardak da çay söyledim. İstemeden, dudaklarımın arasına bir dal daha yerleştirdim.

“O kadar da deli değildi. Odun kırardı, çalı çırpı toplardı. Hatta fabrikada iş bile tutardı. Bu böyle çalışabiliyor diye, bunu everdiler. Arada aklı gidiyor, evinin camlarını indiriyordu. Köye, zararı mararı yoktu. Bilakis faydası vardı. Gübre atılacaksa İsmail çağırılırdı, inek doğurtulacaksa baytara İsmail yollanırdı, oduna gidilecekse İsmail götürülürdü.”

“Tez vakitte bunun bir oğlan bebesi oldu. İsmail de çocuk doğdu diye deli gibi çalışıyordu. Anlayacağın, o derece aklı vardı. Sonra bunun bebesi, emeklemeye başladı. Bir gün evde yerde misket mi ne bulmuşsa artık, ağzına atıvermiş. Çocuk kırmızıdan mora dönmüş. Acilen hastaneye götürmüşler ama vardıklarında bebe çoktan boğulmuş. Ölümden sonra eşine saldırmaya, vurmaya başladı. Kadıncağızı elinden alıp kurtardılar. E tabii, anası babası da zamanla tahtalı köye göç edince, buralarda böyle yalnız kaldı.”

Neden leblebi istediğine bir türlü gelememiştik. Ağzını biraz daha aradım.

“Bizim turuncu kafa leblebiyi misket zanneder. O yüzden milletten para dilenir, alınca da bütün bütün yutar.”

“Ölmek için yani,” dedim.

“He ya, öyle.”

İkinci kez boşanmış ve iş yerimden izin almış olmasaydım, yıllar sonra köye varmazdım.

Meydanın arkasında kalan mezarlığa geçtim. Ardından evimizin yolunu tuttum.  Ev demeye bin şahit lâzım. Her yanı dökülüyor. Sıvaları çatlamış, bahçesi porsuk yuvasına dönmüş. Yıllar önce ölen Karabaş’ın bile zinciri yerinde. Bir de annemin çiçekleri. Sanki yine açıyorlar…

Odaların havasızlığından dolayı içeride oturamadım. Biraz kapıda durdum. Ardından da bahçenin yanındaki tek göz odaya girdim. Eşyalar fazlaydı. Etraf, örümcek ağlarıyla bezenmişti. Kolilerin yanına sokuldum. Birkaç renkli defter buldum. Ellerimle bir bir mazimi karıştırdım. Babamın bir başka kadınla gidişini not ettiğim renkli kâğıtları inceledim. Gözümde canlandı dünler. Annemin delirdiği, abimin bir serseri olduğu ve benim de mesih hastalığına yakalandığım o karanlık günler.

Ne tuhaf ki kâğıtlardan birisine, “Kendini bile anlayamıyorken, anlaşılmayı bekleme,” diye not almışım. Sağ üst köşeye baktım. Yazdığım tarih, üniversite yıllarım. Bir sonraki sayfa, “İçimi bilemiyorsam, haksızlık değil mi?” diye karalanmış. Tarih, bir yıl sonrası.

Kapıyı sıkıca kapatıp banyoya geçtim. İki haftadır sakal tıraşı olmuyordum. Jileti yüzüme değdirdim. İki üç bıçak hareketinden sonra yanağım hafif kesildi. Kanı görür görmez, “Günün birinde,” dedim kendime, “bir gün ben böyle kanlar içinde ya da soluksuz vaziyette…” Bitirmedim cümleyi, bitiremedim. Çünkü biliyordum sonumu. Belamdan haberim vardı.

Meydana koştum. Gözlerim İsmail’i aradı, bulmuştum da. Kahvenin oradaki bakkaldan değil de aşağıki bakkaldan almış olduğum altı kutu sarı leblebiyi kimsecikler görmeden İsmail’e gösterdim. Arabama alır almaz, solmuş yapraklarla kuşanmış patikadan tepeye doğru çıktık. İsmail’in önüne, “Seni bir tek ben anlarım,” diyerek leblebileri attım. Çömeldiğimde gülüyordu. Boğazına bir bir dizmeye başladı. Kendi kutumu açtım. Yılların vermiş olduğu ağırlıkla beraber yiyecektim. Yanacaktı boğazım. Kuruyacak, yıpranacak…

Üç avuç yedim. Susuzluğum belirmişti, aldırmadım. Odalar, mezarlıklar, bahçeler her hatırayı hızlıca geçirdim zihnimden. Yorulmadan, usanmadan yumuldum sarılara.

Bizi yalnız bırakan babam, omzuma başını koydurtmadığım anam, konuşmadığım abim. Tüm aileyi leblebilerle birlikte yuttum.

Yıllardan beri beni boğan tozlarımla baş başa kalmış, sonuma doğru koşuyorum. İçimden ince bir feryat yükseldi, “Anne,” dedim, “yetiş, oğlun bile bile kendini öldürüyor.”

Sustum. Artık annem beni duyamazdı.

Latest posts by Enes Dündar (see all)

Yorumlar kapatıldı.