2025 yılında kaybettiğimiz yazar Baek Sehee’nin Ölmek İstiyorum Ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum adlı kitabı, kapağıyla bile bir samimiyet daveti sunuyor. Renkleri, görseli ve başlığıyla birlikte, içeride okuyucuyu bekleyen kırılgan ama dürüst dünyanın kapısını aralıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir metin değil; aynı zamanda bir ruh halinin kaydı, bir içsel seyrin izini sürme girişimi olarak okunabilir. Dolayısıyla metin, okurdan yalnızca bir hikâyeyi takip etmesini değil, aynı zamanda bir psikolojik deneyime eşlik etmesini talep ediyor.
Güney Koreli yazar, uzun yıllar depresyonla yaşarken bir psikiyatristle yaptığı on iki haftalık seansları kayda alır. İşte bu kitap, o kayıtların ve terapi sonrası tuttuğu kişisel notların birleşiminden doğar. Anlatı, klasik bir roman akışıyla ilerlemez; daha çok parçalı, seans seans açılan bir yolculuk gibidir. Okur, kendini bir anda terapi odasında bulur; Baek’in sesini, tereddütlerini, tekrar eden düşüncelerini ve sessizliklerini duyar. Böylece kitap, yalnızca bir okuma deneyimine değil, aynı zamanda bir eşlik etme haline dönüşür. Bu parçalı yapı, ilk bakışta dağınık görünse de aslında depresyon deneyiminin doğrusal olmayan doğasını biçimsel olarak yansıtır. Okur, bir anlatıyı tüketmekten çok, bir zihinsel döngünün içine girer.
Sehee’nin teşhisi distimik bozukluk, yani süreğen depresyon. Ancak kitabı güçlü kılan, bu tanının ötesine geçmesi. Çünkü depresyon burada yalnızca bir hastalık değil; bir yaşam biçimi, gündelik hayatın içine sızmış görünmez bir perde olarak resmediliyor. Baek, yıkıcı bir karanlığın içinden konuşurken bile hayata tutunmanın küçük nedenlerini saklamıyor: bir tabak tteokbokki yemek, sevilmek istemek, gündelik şeylerde teselli bulmak. Bu ikilik kitabın merkezinde yer alıyor: “Ölmek istiyorum” ile “ama yaşamak da istiyorum” cümlelerinin aynı anda var olabilmesi. Bu çelişki çözülmez; aksine metnin temel gerilimini oluşturur ve okuru rahatlatmak yerine onunla, bu ikiliğin içinde kalmaya zorlar.
2018’de yayımlandığında Güney Kore’de büyük yankı uyandıran kitap, kısa sürede 25’ten fazla dile çevrildi ve dünya çapında bir milyondan fazla sattı. The Times’ın ifadesiyle, günümüzde “sad-girl” edebiyatı çoğu zaman depresyonu bir yaşam tarzı aksesuarı gibi sunarken, Baek Sehee’nin samimiyeti ve kırılganlığı bu akımı aşan bir derinlik yaratıyor. Okur, bu samimiyet sayesinde yalnızca bir başkasının hikâyesini okumuyor, kendi iç sesine de kulak veriyor. Bu noktada metin, kırılganlığı estetize etmek yerine, onun rahatsız edici tekrarlarını ve durağanlığını görünür kılıyor. Bu da kitabı tüketilebilir bir duygusal deneyim olmaktan çıkararak daha gerçekçi bir alana taşıyor.
Kitabın edebi yönü tartışmaya açık. Geleneksel bir roman estetiği arayanlar için eksik gelebilir. Ancak burada amaç, edebiyatın kusursuzluğu değil, kırılganlığın dürüstçe aktarılmasıdır. Baek Sehee, kendi yaralarını saklamadan açarak, okura, “Sen de yalnız değilsin,” hissini veriyor. Belki de bu yüzden kitap, bir kişisel gelişim kitabından çok bir yol arkadaşlığı gibi işlev görüyor. Bu yönüyle metin, çözüm sunan bir anlatıdan ziyade, birlikte kalınan bir deneyim alanı kuruyor. Okur, metni bitirdiğinde bir sonuca ulaşmaz; fakat kendi iç sesiyle daha doğrudan bir temas kurabilir. Ayrıca metnin satır aralarında kadın olmanın, Güney Kore gibi başarı ve güzellik standartlarının ağır baskısı altındaki bir toplumda var olmanın izlerini görmek mümkün. Yazar bunu doğrudan dile getirmese de, satır aralarından okunabilen bir kadın dünyası var: sürekli beğenilme baskısı, iş hayatındaki yorgunluk, toplumsal beklentilerle bireysel kırılganlıkların çarpışması… Bu yanıyla kitap, sadece bireysel bir depresyon hikâyesi olmaktan çıkıyor; toplumsal bir görünmezliği de ifşa ediyor.
Güney Kore bağlamı yalnızca bir arka plan değil, metnin duygusal tonunu belirleyen görünmez bir çerçeve olarak da okunabilir. Başarı, üretkenlik ve dış görünüşe dair baskının yoğunluğu, bireysel kırılganlıkların daha keskin hissedilmesine neden olur. Bu atmosfer içinde depresyon, yalnızca bireysel bir deneyim değil; aynı zamanda toplumsal olarak bastırılan bir durum haline gelir. Baek Sehee’nin anlatısında doğrudan politik bir dil kurulmasa da, sistemin birey üzerindeki etkisi sürekli hissedilir. Bu da metni yalnızca kişisel bir terapi günlüğü olmaktan çıkarıp çağın ruhuna dair daha geniş bir tanıklığa dönüştürür. Bu bağlam, metni yalnızca Güney Kore’ye özgü bir anlatı olmaktan çıkarır; benzer baskı mekanizmalarının farklı toplumlarda da nasıl işlediğine dair evrensel bir okuma imkânı sunar.
Okur, terapi seanslarının ilerleyişinde yalnızca bir bireyin iç dünyasına değil, aynı zamanda modern çağın ruhsal krizlerine tanıklık ediyor. Başarılı görünme zorunluluğu, tüketim kültürünün baskısı, sosyal medyanın yarattığı yalnızlık… Tüm bunlar Baek’in iç dünyasıyla birleşerek evrensel bir yankı yaratıyor. Bu nedenle metin, bireysel bir anlatının ötesine geçerek çağın ortak ruh halini yakalayan bir belge niteliği de kazanıyor. Bununla birlikte, kitabın her okur için aynı etkiyi yaratmayacağını da belirtmek gerekir. Daha belirgin bir olay örgüsü ya da güçlü bir dönüşüm anlatısı arayan okurlar için metin yer yer durağan ve tekrarlı gelebilir. Ancak bu tekrarlar, metnin zayıflığı değil, aksine temel meselesinin bir parçasıdır: iyileşmenin her zaman düz bir doğru gibi lineer şekilde ilerlemediğini hatırlatmak.
Okur açısından bakıldığında kitap, tek bir duyguda sabit kalmayı zorlaştırıyor. Bir yandan tanıdık bir kırılganlık hissi üretirken, diğer yandan bu kırılganlığın içinde oyalanmayı da talep ediyor. Bu nedenle metin, hızlı tüketilen bir “iyi hissetme” anlatısı değil, aksine, okuru zaman zaman rahatsız eden, tekrar eden düşüncelerle baş başa bırakan bir yapıya sahip. Bazı bölümlerde ilerleme hissinin kaybolması bile bilinçli bir tercih gibi; çünkü zihnin depresif döngüsü de çoğu zaman ilerlemez, yalnızca tekrar eder. Bu yönüyle kitap, okuru pasif bir izleyici konumundan çıkarıp, zihinsel bir sürecin içine dahil eder. Bu noktada kitap, iyileşmek isteyenlere değil; iyileşemeyerek yaşamayı öğrenenlere daha çok sesleniyor gibi.
Sonuç olarak Ölmek İstiyorum Ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum, kusursuz bir edebiyat eseri olmasa da samimiyetiyle etkileyici. Yazarın kendi kırılganlığını görünür kılması, depresyonu normalleştirmeden, ama dramatize etmeden anlatması, bu kitabı benzersiz kılıyor. Kendi yolunu arayan, içsel iniş çıkışlar yaşayan herkes için bir tür ayna; aynı zamanda çağımızın ruhunu kaydeden bir tanıklık. Baek Sehee’nin sesi, hayatın karanlık anlarında bile ışık arayanlara sessiz ama güçlü bir eşlik sunuyor. Bu eşlik, yalnızca bir çözüm önerisi değil; belirsizlikle birlikte kalabilme halinin kendisini değerli kılan bir deneyim.
Editör: Onur Özkoparan
