İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Gül Ağacı

Gözü gül ağacına takıldı, geçen yıl yaşadığı Hıdırellez geldi aklına ve tabii dileği. Olmayan dileği. Hangisi olmuştu ki zaten. Otobüs beklediği durağın hemen yanına gül ağacı dikene küfretti, sabahın kör gözüne batırdı kısmetsizliğini. İse geç kalıyor oluşunu da umursamadı. Zaten sevmiyordu ne işini ne de çalıştığı yeri. Köhnemiş, eski ve bakımsızdı, bir de mutsuzdu. Mutsuzluğu mekânın köhneliğini sekize katlamaya yeterdi, yetiyordu. Montunun iç cebinden biletini çıkarmaya uğraştı, bulamadı. Söküğün içinden sırtına kaçmıştı. Farkında değildi, bunu da kısmete yordu. Durduğu yerin yarısı kırılmış parkesini de yanında sigara içen adamın dumanının yüzüne doğru savrulmasını da. Her şey ondan kaynaklanıyordu, apaçıktı uğursuzluğu ve kısmetsizliği. Aklına bir ses takıldı, Selnur’un sesi. Komşu kızı Selnur’un kahve içerken söylediği cümleydi bu. “Evren’e söylediğine dikkat et, gelir bulur seni. Sen inanamıyorsun ama bunlar çok gerçek. Ben denedim biliyorum.” Selnur’un yüzüne anlamsızca bakışını da anımsadı. Ona inanmadığı hatta evrene ve enerjiye inanmadığını hissettirmek istedi, ama Selnur bunu zaten biliyordu. Bunca yıldır hukukları vardı, donunun rengini bile tahmin edebilirdi. O gün siyahtı mesela. Onu bir şeylere inandırmak da zordu, duvarlarını kırmazdı hatta duvarlarının rengini bile değiştirmezdi. Konu bu değildi.  

Otobüsün geldiğini görünce yeniden gül ağacına baktı, ama yerinde değildi. Onun yerine kocaman bir söğüt vardı. Gözlerine inanamadı, göz makyajını bozma pahasına ovuşturdu gözlerini. Dandik makyaj malzemesi aldığını unutmamıştı, göz makyajının bozulması bir yana, maymuna dönecekti ama ne yazar! Ovuşturdu gözlerini iyice, bir daha baktı. Yoktu gül ağacı, basbayağı yoktu. Söğüt ağacı ona bakıp sırıtıyordu, “Ne oldu tatlım tanıyamadın mı?” der gibi. Otobüs durdu, en son o bindi, ikinci basamakta döndü tekrar baktı. Şoförün onu uyarmasıyla irkildi, “Hadi kardeşim seni mi bekliycez? Hızla bindi otobüse, tıklım tıklımdı. İncecik bedenini koltuk kenarındaki bariz boşluğa sıkıştırdı. Öylece durdu. Bunu beklemiyordu. Evet ilginç fikirleri vardı, uyumsuzdu, denge kurmak, aklını başına toplamak için ilaç alıyordu ama bu kadar da değildi. Çantasının tutacak demirine sıkıştığını fark edip çekiştirdi. Askısı elinde kaldı çantasının. İyice daraldı. Ne yapacağını bilemediği gibi, kendini delirecek gibi hissediyordu. Sahiden delirse ne olurdu? Kendini telkin etti, işe yarar gibiydi. Karşıda koltukta genç bir kadın vardı, kış vakti montunu çıkarmış, kısa kollu tişörtüyle oturuyordu. Ürperdi. İçi üşüdü. Elinde bir kitap vardı genç kadının, “Bu kalabalıkta bu uğultuda nasıl anlıyor okuduğunu acaba?” dedi. Sesli düşünmüştü, gözler ona çevrildiğinde anladı bunu da. Bugün zor bir gün olacaktı, yolu da uzundu. Ofladı pufladı. Faydasızdı, yol kısalmaz, yolcu da azalmazdı. İçine çekildi, sırtı kamburlaştı, ayakları üşüdü. Üstelik çift çorap giymişti. Otobüs hızla fren yaptı. Henüz ilk duraktalardı. Daha gideceği yolu büyüttü gözünde bu durak. Çaresi yoktu, devam edecekti gitmeye. Aklına yeniden gül ağacı geldi, kış mevsiminde gül mü olurdu Allah aşkına! Besbelli ona öyle gelmişti, ama delirmemişti. Her insana öyle gelebilirdi. Bunda sıra dışı bir durum yoktu. Otobüs hareket etti. Genç kadın inmişti, yerine sırtı dönük, kamburumsu adam oturdu. Gözlerini soluna çevirmiş adamın yüzünü görmemişti. Kalabalığın içinde bir çift çocuk gözü çekti dikkatini. Baldırların arasında kalmış kafasını sallıyordu, belli ki sıkılmıştı. Kim sıkılmazdı ki ama onun sıkılmaması için daha çok şansı vardı. Onun hayalleri küçük ama olabilirliği yüksekti. Hem o her koşulda hayal kurabilirdi. Peki ya otobüsteki “diğerleri” Aç nefeslerin dalga dalga yayıldığı şu kalabalıkta kimin hayal kuracak takati vardı. Gözlerini çocuktan alıp yeni dolmuş koltuğa çevirdi. Kamburumsu genç pek bir yakışıklıydı, gözlerinin biri Halep’e biri Kars’a bakıyor olsa da badem şekilli gözlerin içi ışıl ışıldı, ayrıca dolgun dudakları, yer yer kırlaşmış sakalları, cildindeki minik güneş lekeleri onun gülümsemesine eklenince bayağı hoş adam oluyordu. Oluyordu değil de öyleydi aslında.  

Otobüs iyice ısınmıştı, nefesler, kokular, yağdan sıkışmış vücutlar ve üfleyen klima, iyice ısıtmıştı içeriyi. O da sıcaklamıştı. Montunu çıkarmak istedi, oturduğu yerden kalkamayacak kadar dardı alan, kolunu kaldıramadı ve montuyla oturmaya devam etti. Sırtından terler damlayacaktı az sonra. Hatta damlalar alnında belirginleşti o sırada. Dönüp arkasına baktı, bir pencere gördü. Açmak için uzansa yetişemezdi, yardım istese ederler miydi? Bilemedi. Otobüs durdu. İnenler vardı ve yerlerine binenler. İyice daraldı ruhu, sıkıldı. Gözü az önce çocuk gözleriyle etrafa bakan miniği aradı. Yoktu, inmişti hayalleri de peşinden gitmişti, esamesi bile okunmuyordu. Adama bakmak istedi, beğenmişti adamı. Yoktu. Onun yerinde gül ağacı vardı, az önce gördüğü pembeli gül ağacı. Delirmişti. Bağırdı. “Dursana! İnecek var.” Oturduğu yerden hızla kalkıp kapıya koştu. Şaşkın bakışlar umurunda değildi, her zamanki gibi.  

İndi. Gül ağacı yola devam etti. 

Nefesi kesilmişti. Sonra yürümeye başladı, geldiği yöne doğru.  

Latest posts by Yasemin Seven Erangin (see all)

Yorumlar kapatıldı.