İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bilinçsiz Gıdıklama

Kilometreler arttıkça yutuluyorduk. Kıvrılan yolda arabayı yavaş sürüyordum. Dağların sırtlarından yaşlar dökülüyordu. Beton yığınlarının arasında nasıl da emniyetteydim. Oysaki şimdi tabiatı izleyince gözlerim sadece içimin dehlizlerini seyre dalıyordu. Dikiz aynasından solgun yüzüme baktım. Gün geçtikçe zayıflıyor, ufalıyordum. Sağlığımdan mı oluyordum ne? Kamp yerine varmamıza az kalmıştı. Radyoyu kapattığımda eşimin konuştuğunu fark ettim, “Dinliyor musun?” diye sordu. Başımı salladım. Dünden hazırlamış olduğu börekten bir dilim koparmış yiyordu. “Babamdan köy yumurtası alsaydık daha da güzel olacaktı,” dedi. Tavuklara yumurta yemini verdiğini hatırlattım. Çiftlikteki hayvanlardan zerre farkları yoktu. (Kümesten eve bit geleceğini iddia eder, tavuk beslememe kızardı. O yüzden kaç kere kümesi doldurup boşaltmıştım. Şimdi ona inat bu hayvanları öykünün merkezine yerleştiriyorum.)

Elleriyle börekten bana da yedirmek istedi. Kaşlarımı havaya kaldırdım. Günün ilk sigarasını sabahın ayazında aç karna yaktım. Ağzımdan çok duman çıkıyordu. Tepede olduğumuzdan aşağımızda kalan köy evleri puslu vaziyetteydi. Daha da üfledim. Hoşuma gitti. İçimdeki ejderhanın gücünü hissettim. Evlerin hepsini ateşimle yakabilirdim.

Alana vardığımızda eşyaları indirdik. Resim malzemelerini eşim aldı. Kamp malzemelerini ve siyah çantayı ben. Etraf sakindi. Bekçi kulübesinin penceresindeki çiçekleri içeriye taşıyan görevliyle konuştum. Hafta sonu hava biraz soğuk olduğundan fazla rezervasyon yokmuş.

İki kişilik çadırımızı kurdum. Açık büfe kahvaltısı için girişe yeniden döndük. Baharat kokusu masanın başından duyuluyordu. Midem kalktı. Tabağımı doldurmadım. Bir dilim peynir, biraz zeytin, bir de yumurta. Eşim yumurta almadı. Çok yumurtlasınlar diye çiftlik tavuklarına ilaç veriyorlarmış. Hazır yumurtalar antibiyotikliymiş. Sanki babası tavuklar hastalanınca hiç ilaç vermiyor diye içimden geçirirken, “Babam hastaları ayırır ilaç verir, yumurtasını da atar,” demez mi? Gözlerime bakıyor. İçimi okuyor. Yoldan beri ilk defa fark etmiştim. Mavi eşarbını bağlamıştı. Boncuk gözleri eşarbın rengiyle daha da ortaya çıkıyordu. (Çatışma için karakterin dindar olmasında fayda var.)

Çadıra döndüğümüzde sandalyeye kurulup oturdum. Sis ortadan kalkmaya başladığından evler daha belirginleşmişti. Nefes verdim. Hâlen güçlü bir ejderhaydım.

Öğle ezanı okunduğunda mescide namaz kılmaya gitti. Çadırın içine geçerek siyah çantayı buldum. Ön gözde krem renkli faniladan sonra bordo bir sutyeni tuttum. (Kaç gündür evde yalnızım. Çekmeceleri karıştırıyor, Sevda’nın kıyafetlerini kokluyorum. Eşimin kokusunu arıyorum. Neydi ki onun kokusu? Onu ipeksi kumaşlarda, dekolteli geceliklerde hayal ediyorum.) Çantanın arka gözüne gizlediğim mataradan votkamı yudumlamaya başladım. Üç yudum aldıktan sonra matarayı yeniden sakladım. Ağzıma karanfil atıp çadırın içine de parfüm sıktım.

Döndüğünde manzaradan bahsetmeye başladı. İyi ki geldik deyip, uzun cümlelerini çadırın içine doldurdu. Feracesini çıkarıp uzandı. Esnediğinde penyesi yukarı çekildi. Göbek deliğine baktım. Derin bir boşluğu andırıyordu. İçine düşsem kaybolabilirdim. (Sevda’nın göbek deliği kıvrım kıvrımdı. Duştan her çıkışında, “Kız göbek bağını yanlış kesmişler,” diye takılırdım. Celallenerek senin kıllı göbeğinden iyidir derdi.) Karnında gezdirdim parmaklarımı. İrkilip, “Ellerin soğuk,” dedi. Lisede yaratıcı resimler yapmak için kümesteki tavukları birkaç gün aç bıraktığını, ellerini yağlayarak yem çuvalının içine soktuğunu, sert gagalamalarla kanayan ellerini babasının sardığını, acılar içinde resim yaptığını anlattı. (Kadın karakter biraz delişmen.)

Ne kadar tanıyorduk birbirimizi? Konuşmak istiyordu, hem de çok. Ama susmak güzel bir an değil miydi? Durmadan kendimizden bahsetmeye ne gerek vardı. Bakıştık… Bakıştık… Bakıştık… Hazzın doruğuna ulaşmak için sevişmeyi erteleyen çiftlere benziyorduk. (Pasaj bir yerlerden devşirilmiş gibi.)

Herhangi bir tavuğu yumurtlarken görüp görmediğimi sordu. Sakallarımı teninde gezdirmeye başladım. “Bir görseydin, ne kadar acı çektiklerini anlardın,” dedi. “Kaç kere resim yapmayı bırakmak istedim. Ama sanki ben değil, bedenim kendiliğinden çiziyordu. Tıpkı tavuklar gibi çaresizce yumurtluyor, üretmenin sancısını çekiyordum.” (Sanatla ilişkimi anlatan cümle. Belki de bu yüzden seviyorum tavukları.)

Kalın çoraplarını çıkarıp bembeyaz ayaklarını uzattı. “İstiyorsan gıdıkla, hiçbir şey demeyeceğim,” deyip, ince bir gülüş attı. (Can sıkıntısından yazlığın kitaplığında bulduğum tıp dergilerini bile karıştırdım. Gıdıklama fetişizmini anlatan sayfayı uzunca inceledim. İnsanların çoğu gıdıklamaktan ya da gıdıklanmaktan keyif alıyormuş. Gıdıklama eylemi karakterlerimin arzusunu ortaya koyacaktır. Ayrıca kadın karakter mazoşist ruhlu olduğundan gıdıklanmaktan; erkek de sadist ruhlu olduğundan gıdıklamaktan hoşlanıyor.) Alkol kullanınca tuhaf mı bakıyordum? Ortaokuldayken abla dediğim üst kat komşumuzun kızı perdeleri asarken merdivenin sert yerine topuğunu kaptırıp kesmişti. Annemle beraber hasta ziyaretine gittiğimizde, ayak tabanına dokunmuştum. Abla, “Bu çocuk da gıdıklamayı ne kadar seviyor,” demiş annem de elime sertçe vurmuştu. Yerin dibine girmiştim. Saçma sapan dürtüler, bilincimin deşilmemiş karanlığında etrafa saçılıyorlardı. (Ergenliğinin ilk yıllarında hoşlandığı kadınla masumca şakalaştığını düşünen erkek, yıllar sonra onu arzuladığını keşfeder. Karakter kendisinden şüphe etmeye başlıyor.)

Dışarıya çıktım. Paketimdeki son dalı da yakıp üfürdüm dumanını. Öğlen güneşiyle gücüm azalmıştı. Orta boy tuvalini dışarıya kurup guaj boyalarını çıkarttı. Paletini en çok özlemin rengi olan sarıyla doldurdu. Yeni bir paket almak için kampın girişindeki büfeye yürüdüm. Yaprakların üzerindeki çiğ damlalarını izliyordum. Yerler ıslaktı. Ayağım kaydı, düştüm. Etrafımdaki insanlardan gözlerimi kaçırarak hızlıca doğruldum. Aklıma ilk gençliğimde ekmek almaya giderken ki durumum geldi. Ufacık bebeler düşmem için çelme takmaya çalışırdı. Babam da ağızlarına bir fiske vuramıyorum diye bana kızar tokadı suratıma yapıştırırdı. Sigarayı alıp çadıra döndüm. (Annesi tarafından sevdiğinin önünde kınanması ilk hatırlayıştı. Baba hadisesiyle birlikte cesareti kırılmış gençliği iyice meydana çıkıyor.)

Geldiğimde gözleri kıpkırmızıydı. Fırça darbelerini sert vuruyordu. Ellerine daha dikkatli baktım, soyulmuştu. Büyükçe bir kayanın dibinde mataram yan yatıyordu. Omzunu sıvazlamaya başladım. “Yeminle az içtim,” dedim, “öylesine.” (Cesur hissettirdiği için alkol bağımlısı.) Arabadaki ilk yardım çantasından yara merhemi ve sargı bezi aldım. Zar zor elini uzatmayı kabul etti. Narin ellerine usulca sürdüm merhemi. “Özür dilerim,” deyip, yanaklarından öptüm. Ağzıma tuz tadı geldi. “Yarın erkenden kamptan ayrılıp, babanlara gidelim. Köy yumurtası da alırız,” dedim. (Adam zeki, karısının bolca sarı renk kullanmasıyla babasını özlediğini kavradı. Ayrıca damatla kayınpeder arasındaki gerilimi aç.) Kalçasının üstünden gıdıkladım. Gülmedi. Tuvalini çadırın içine atıp, mescide doğru yöneldi.

Bakmadan paketi açtım. Çakmağı çaktığımda sigara yanmadı. Ters ateşlemiştim. Tükürüp dalı kırdım. Derinden ofladım. Buhar çıkmadı. Güçsüzdüm. Güneş gökyüzünde saltanatını kurmuş, mutlu insanları selamlıyor, hüzünlüleri de eziyordu. Kampımız daha fazla devam etmez yarın da ayrılırdık. Geldiğimiz yol şimdi iyice kıvrılmıştı. Döndükçe, benliğimin karanlığına yeniden girmeye korkuyordum.

***

Beş gün önce babamlara gidiyorum diye mesaj atmıştı. Defalarca çaldırsam da aramalarıma cevap vermedi. Ayaklarıma çarpan kâğıtlardan kurtularak perdeyi açıyorum. Bembeyaz bir parıltı. Karşımdaki dağlar beni dikizliyor. Sevda’ya aldığım bu yazlığı sevmiyorum. Şehre yeniden dönebilsem keşke. Zikzaklar çizen orman yolu karla kapanmış. Muhtarı aramam lâzım. Buzdolabının kapağını açıyorum. Yedekte erzakım var. Kalırım buralarda. Hâlimin öykücüsü olmalıyım diyorum kendime.

Metnin üzerinde çalışmalarımı bitirir bitirmez, Sevda’yı yeniden arıyorum. Açmıyor. Salondaki aynadan kırlaşmış saçlarımla kireç gibi olan yüzüme bakıyorum. Cildi parlak yüzünü anımsıyorum. Maviş gözlerini, güneş sarısı saçlarını. Tanıştığımız yazı okulunu ve edebiyatı buluşma aracı olarak görüp dikdörtgen masanın etrafında toplananları düşünüyorum. Altı ay süren atölyenin bitiminde ona evlilik teklifinde bulunmuştum. Gözleri dolu dolu kabul etmişti. Öykü ve Sevda, ömrümün ikinci baharlarıydı. Onları yaşamak için fabrikamı isim hakkıyla beraber ihaleye çıkarmış devretmiştim. Aldığım parayla ilk işim bu yazlığı almak olmuştu. Ormanın içinde karım ve ben yaşayacak, yarınlara öyküler bırakacaktık.

Evliliğimizin ilk yılında merhametliydi, bağrına sokulur okşanırdım. İzdivacımızın ikinci yılında değişen neydi? Niçindi bu zulüm? Dışarıya çıktığımızda beni yanına yakıştırmazdı. Bir aralar yanaştığımda, “Babamı hatırlatıyorsun,” bile demeye başlamıştı. Uzaklaşmak istiyordu benden. Kırışığım diye mi? Mutfak dolabından ağrı kesici alıyorum. İlaç beni kesmiyor. Bilgisayarımı da alıp ahşap pimapenle çevrili balkona çıkıyorum. Karın sessizliğinde bir öykü daha yazıyorum. Bir öykü daha… Buruşmuş A4’leri rulo haline getiriyorum. Dolma kalemin kapağını açıp satırların üzerinde oynuyorum.

Latest posts by Enes Dündar (see all)

Yorumlar kapatıldı.