İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Aydın’lanma

Kişi, olay, olgu…

Kimi akıldakileri burundan getirip aklı baştan alır, kimi ise aklı başa getirip akıl alacak akıldaki kötü düşünceleri akıldan alır. Ve hayat muhakkak ikisini birden tanıtır. Belki birini kursakta bırakır, birini yanda.. ve belki de ikisinin de olmadığı araf dünyasında bu tecrübelerle bizi tek bırakır.

İnsan tecrübelerini uygulamak isteyen heyecanlı öğrencidir. Hayat ise “Dur bakalım, daha sen çocuksun,” deyip yerimize oturtan, öğrettiğini uygulatmayan katı öğretmen.

Oturmuş insanın rahatlığı gibidir oturmuş bir karakterin toplumdaki rahatlığı. Karakteri oturmuş insan en yorgun hâlinde bile insanlara karşı rahatça dik duruş sergileyecektir.

Farklar dünyasında toplanıyoruz. Sinsi ile akıllı, iyi ile kötü arasındaki farkı niyetler toplamımız belirlerken, ikisi de zekâda ortak paydamızı oluşturuyor. Seçimler atmosferinde soluduğumuz gazı tayin etmekse kim olduğumuzu açığa çıkaran atama müfettişinin elinde kalıyor.

Bu gerçek dünya, sahteliklerini o kadar gerçekçi sunar ki, gerçeklerin hepsini sahte, sahteliklerin tümünü gerçek zannettiren bir gerçeklikle karşımıza çıkarabilir. Kuru görünen tuz, ilk dokunuşta elimizi ıslatabilir. Hayatın gösterdiği her şey bu kadar kaygan bir zemindedir işte. 

Ömür boyu düşündüğünüz bir cümle, söylenme vakti geldiğinde aklımızdaki gibi çıkmayabilir.

Bu yüzden hayatı kafanızdaki gibi yaşayamaz, cümlelerinizi dahi kafanızdan geçtiği gibi kuramazsınız. Zira “tuzak kurdu” olan hayat size bir tuzak kurdu ise; kafanızda yaptığınız planları uygulama çabanıza pis pis sırıtan fabl karakteri konumunda bir kenarda zevkle başaramayışınızı izliyor olacaktır. Bu sizi şaşırtmasın.

Şaşkınlık duygusu, bilinenin aksine tecrübeyle sabit değildir. En yaşanmışlığa sahip büyüğümüzü bile minik bir sürprizi ile küçük düşmüş hissettirebilir. Islanmış bir zemine ne kadar sağlam basarsanız o denli sert bir düşüş yaşarsınız.

-Düşmek de işe yarıyor esasında bazen. Hele ki, halının yerini istemeden düzelttiyseniz.-

İşte; insan ne kadar olgunlaşırsa, hayatın yarattığı ıslak zeminde kaydığında o kadar toy davranır. Ne kadar güçlenirse, düştüğünde o kadar kolay parçalanır. Bu hayatın tersten sabit denklemidir. Hayat inşaatınıza attığınız her tuğla bir gün başınıza yıkıldığında sayısı ve sağlamlığı kadar zarar verecektir.

Özenle çizilmiş bir tablonun görünen yüzü gibidir insan yüzü, aktarılmak isteneni asla tek bakışta göstermez. O tablonun arkası gibidir insan yüzsüzlüğü, arkada ne kadar çizik-yama olursa olsun, önde sergilediğinin gururunu yaşayarak gizler kendisini. Ve tablonun asılı kalmasını sağlayan çivi gibidir, insanı insan içinde tutan direk. 

İnsan kendi pazarlığını gizledikleriyle yapmaya teşne bir acizdir. Ki insan pazarladığı şeyin hokkabazıdır. Kim, neyi pazarlıyorsa onun hilekârıdır. İnsan sattığı şeyin üstüne koymadan veya eksiğini kapatıp hakkında konuşmadan onu pazarlayamaz. İyilik yapmanın dahi bir karşılığının olduğu anlatılarak pazarlandığı bir devirdeyiz. O kadar yozlaşmış bir devirdeyiz ki, en naif kalpteki anne bile çocuğuna öğretirken “İyilik yap, bir gün sana döner,” sözüyle anlatıyor iyiliğin değerini.

Bir kralı dahi komşu ülkenin soytarısının görüşünün yönlendirdiği bu dünyada, özgün kalabilmek krallardan da üstün olduğunu göstermenin yegâne yoludur.

-Gelişimden korkan insan tabularını yıkamadığından kafasındakileri kıramaz ve elindeki sıradanlıkları kaybetmemek için kıramadıklarını dahi incitebilir, hatta paramparça edebilir.

-Karanlıkların içinden çıkan mucizeler aydınlatır, aydınları bile aydınlatanları.

Acı, üzüntü, keder benzerdir; fakat farklar dünyasında bu hayati terimler arasında, en azından nüans olmaması beklenemezdi.

Acı, tedavi edilmemiş kırılan bir kol gibidir. İyileşene dek bünyede şiddetli depremler yaratır. Bu yüzden acıya dokunulamaz bile.

Üzüntü, mevsimsel kapılan bir soğuk algınlığıdır. Bu yüzden sonsuza kadar sürmez

Keder ise kronik bir hastalığın verdiği ince sızı gibidir, asla geçmeyecektir. Lakin,  yatıştırıcı ilaçların verdiği öteleme gibi yapılan uğraşlarla ötelenerek hatırlanmamaya çalışılır.

Bu hayat, rolleri o kadar ani değiştirten yönetmendir ki, yeri gelir çoban güttürtür, köpek otlatır.  Eğer onu koruyacak bir durumdaysa, hayat bir köpeğe yanındaki çobanı dahi güttürür. Ama sabit rolleri de değiştirmez. Mesela ilk sahnede de finalde de koyunlar hep sürü hâlindedir, inekler hep bir izleme durumundadır. 

Öte yandan;

Üzüntü derin alınan bir nefesle sonraya ötelenendir. 

Rahatlama, verilen nefesin ardından göğsü sıkıştırmadan alabileceğini bildiğin soluktur.

Acıysa ısındıkça buharlaşan bir kaynar sudur.

Genelde suları bir şeylerde kullanmak için kaynatırız. Aynı şekilde kederi de buharlaştırıp oradan aldığımız dersleri güce çevirip sonrasında bizi ayakta tutan direk olmasını sağlarız.

Sıcaklık önemlidir, hatta bu yüzden polisiyede kullanılan “uzakta olamaz” teriminin değeri anlaşılır.

“Kahve sıcak, fazla uzaklaşmış olamaz.”

Tıpkı sevgi, gibi korku gibi, heyecan gibi… sıcaklık nerede fazla ise, bu hisler oradan uzaklaşmış olamaz. 

Tabii bir de gözümüzde değerlerini eritenler vardır. Ve bilimsel bir gerçek: Buharlaşma her havada olur. Yani hayatımızı aydınlatan bir mum gibi; değerlilerimizin onları en sevdiğimiz anda dahi gözümüzden ne kadar da rahat eriyip düştüklerini görebiliriz. İnsanın bu manada kör olmak istediği anlardan biridir bu. Aynı zamanda bir başka bilimsel gerçek: Bir bütün olma da her sıcaklıkta başlayabilir. Yani, en soğuk gördüğümüz insan bizim en yakınımız olabilir. Her şey aradaki bağı döndürecek devranın altında oluşacak bir kıvılcıma bakar.

Birbirini tamamlamalarına rağmen gecenin ışığı gündüzü, gündüzün karanlığı geceyi rahatsız eder. Oysa birbirlerinin varlığını fark etseler ve anlasalar tamamlandıklarında bir bütünü oluşturduklarını, ikisinin de ne kadar değerli olduklarını görecekler. Evrenimiz dahi kendi içerisinde bu kadar kıskançken aciz insanoğlunun bundan eksik kalmasını bekleyemezdik. İnsan hasetten kurtulamamış bir meczuptur.

Ve yine aynı metafor bu sefer direkt insanlara yönelir; birbirini tamamlayarak bize yansımalarına rağmen gecenin ışığı gündüz, gündüzün ışıksızlığı gece rahatsız eder insanı. Bu yüzdendir aksi zamanlarda denk gelen aynı kalp güzelliğine sahip insanların dahi birbirine sırt çevirmesi.

Beklerken susanlar fark eder konuşmak için konuşanların bir şey anlatmadığını.

Kimisi konuşur yapamaz, kimisi susar ve sadece yapar. Hayat sahnemizde bizi izleyen seyirciler sadece yapılıp yapılmadığına bakarak alkışladığından, konuşmadan yapanlar başarı sahibi görülür. Hele bir de konuştuğunu yapıyorsa o gerçek başarandır. Utku “Utkuya ulaşacağım,” deyip utkuya ulaşanındır.

-Pisleşip soytarıya dönüşür kendi sonunu seyircisi olmayanlara izletme çabasıyla debelenen.

-Ne kadar önceliğimiz olursa olsun önceliğimizin önüne geçendir öncelikli insanımız.

Ve günümüzün iç karartan aydınlanması: Topluma karışma zorunluluğu…

Ruhun bedenden ayrılması gibi, hayallerin benliklerimizden ayrıldığı evredir bu aşama. Zira en güzel hayaller, planlar, düşünceler bir kenara koyulup bir anda günümüz toplumunun zorunluluğu olan, ona karışıp onun bayağılığına göre yaşamak zorunda bırakılmasıdır; yani yaşamak için göze alınan bir çeşit ölüm hâlidir bu evre.

-Her şeyin kolayını bulan insan bir adım yol alamaz gelişme rotasında. Her şeye çözüm üretme çabasında olan ise bir adım geri kalmaz aynı yolda gerisinde bıraktıklarını geçerken.

Birisi günü kurtarıp hayatını mahvetmekle övünürken diğeri gününü feda edip hayatını ve hayatında kalmayı hak edenleri kurtarır. Ve muhtemelen bunu yapan bununla övünmek yerine alçak gönüllüğünün gölgesindeki gururla gülümsüyor olur.

Tıpkı bu anı kurtarma mevzusu gibi, herhangi konuda olgunlaşıp aydınlanmada da aynı durum geçerlidir. Anlık bir aydınlanma yaşayan ile aydın kalan arasındaki fark, anı kurtaran tarafından asla aşılamayacak dağlar kadardır. Dahası, anlık bir parıltı verenle ömrü boyunca çevresine ışık olan aydın arasında kıyaslama dahi yapılamayacak bir uçurum vardır, anlık parlayanın ateşi kadar yere düşüp külleri ile kalakaldığı.

Uyku, insana verilmiş en büyük nimettir. Zira, dinlenmenin en optimum yapıldığı hâldir. Ve dinlenmiş ile dinlenmemiş sadece bir yola başlarken eşit enerjidedir ve yol kat edildikçe enerjileri ile doğru orantıda yaydıkları ışığın aydınlığı aradaki farkı gösterecektir.

– Dinlenmenin etkisini en iyi şarapta görürüz.

– Unutulmayacaktır iyi veya kötü küçük dili hareket ettirebilen her olay, olgu ve kişi. 

– Dilimizde ki’nin kullanımı “iyi ki” diyemediğimiz her “yazık”ta ortaya çıkıyor ne yazık ki.

– Hepimiz ölecek yaşımızda olabiliriz ve pozitif taraf ise yeniden doğacağımız yaşta da bulunuyoruz. 

Satranç tahtasında kumar oynayan insanlarız. Bu yüzden günümüz toplumunda ne kadar zeki olduğumuzun yanında ne denli hızlı ve sert oynadığımız da kritiktir.

Zira hızlı davranmak biliyormuş havası verir ve hayat veya onun karşımıza çıkardığı piyonlar bizi biliyormuş zanneder.

Aynı şekilde bunu bilerek karşı tarafın da esasında bizim kadar aciz olduğunu unutmamak gereklidir; çünkü bilgi güçtür ve bildiklerinde üstümüze gelme cüretine sahip olurlar. O yüzden bilmiyorlarmış gibi davranmak lazımdır. 

Keşke satranç olsaydı, naif akıllı insanlara kumar olan bu hayat. Lakin emekle kazanılanı koymak zorunda olduğu masada ve kazandıkları emeksiz olduğundan kaybettikleri önemsiz olan kodamanlarla aynı yuvarlak masada bırakılıyor hayat.

Başkasının gelişinin esintisi ile serinlemektense, kendi güneşimizin altında kavrulmak daha elzemdir; zira, ancak bu şekilde özgünlük fedasıyla bir benlik oturtarak ayrılırız bu dünyadan, ‘var oluruz’ yaşarken.

– Çokbilmişin pis sırıtışı ile samimiyetinden kucaklayan gülümseme arasında okyanuslar vardır kulaç atmakla asla aşılamayan.

– Çokbilmişlik, samimiyet, alçak gönüllülük, üstten bakma… Doğru eşleştirmemiz için hayat öğretmenimizin bize ev ödevi olarak verdiği hayati önemdeki hayat terimleridir. 

Özenmek, başkasındakini, kendisini gördüğü aynada bulma imrenişidir. 

Kıskançlık, aynasında göremediğini, çok olandan alarak sahip olma hayalidir.

Hasetlik, aynasında gördüğü kötü yüzün başkasında da olmasını dileme hâlidir.

Ego ile özgüven arasındaki fark ise yan yana durduğu hâlde birbirinden farklı renge sahip denizler gibidir.

– Doymuş olan aç gözle bakmaz diğerleri gibi diğerlerinin ağzı sulanarak baktığına.

– Bir makam-mevki kullanılarak yapılmış haksızlığa karşı yapılan savunmada “Burada herkes eşit,” demek uygun değildir. Zira mevki yüksekliği insani eşitliği belirlemez. İnsani saygı mevki-makamdan bağımsız kazanılır.

-Ayakların yere ne kadar sağlam basarsa, kaygan zeminde düşüşün o kadar sert olur.

– Bazıları vardır ki kimseyle kıyaslanamaz. 

– Bol gönüllü; bulması kendisini aşsa dahi kendinde olmayanı bulup getirecek olandır.

– Cimri; fazlası ile bulundurduğu halde vermeyendir.

-Elindekini paylaşırken eli titreyendir, elimizin uzak kalması gereken. 

-Titreyen eline rağmen elinde yokken dahi elimize sunma çabasında olandır, elimizi tutması gereken. 

Nasılsa, acılar beraber olmasını istediklerimizle daha katlanılırsa, sevinçler ve stabil rutin günleri de sevdiklerimizle daha dolu hissettirir.

Zekâ, çıkarcılarla dolu toplumlarda para etmez, tıpkı bomboş kalplerde bulunmakla edilmiş olan zaman kayıpları gibi elimiz ve cebimiz boş döneriz evimize.

Anlatarak kendini ispatlama çabası insanın en aciz olduğu anlardandır hayat özetinde görülen. 

Klişeler dünyasında da yaşasak klişeye girmemek gerektir. Zira, ne getirirse getirsin, klişeden bize bir getiri olmasın. Herkese karışıp, ileride dillere olumsuz pelesenk olmayalım, varsın o ‘herkesin’ dilinde dolanmaktansa gerekirse o MAHAL’de hiç olmayalım.

Zira kalite, kendisini tercih edeni sınırlı yapmakla mükelleftir.

Hüznü iyi betimler çöp karıştıran bir anne köpeğin en ufak sesten korkması. Ve o köpeğin geçmişini 3 saniyede göz önüne serer aynı betimleme. (Bunu okuyan sizler dahi önemsemeyeceksiniz ama.)

– İnsan, dünyası kadar düşünür. 

– Herkesin satın alınabileceği bir değeri, maneviyatı olduğu gibi, Herkesin en büyük yeminlerini bozduracak kadar değerli insanları ve en büyük iyilikleri göz ardı ettirecek kadar ağız sulandıran günahları, yasak elması vardır. Sonuç olarak herkesi satın alabilecek bir şey, her mühürlenmiş kapıyı açacak bir anahtar muhakkak vardır.

Değersiz hissettiren anın, aslında değerini kavraması gerektiğini anladığı andır bu konuda aydınlanmışın seneler öncesinde kalan bir gün.

Zıt kutuplar evrenin de dünyanın da insanın da; hâliyle hayatın da manyetiğini oluşturur. Hayat her birimize aynı ağaçtan farklı dalları sunar. Bu yüzden ayrı yönlere bakar ama aynı köke kavuşuruz.

– Dağa tırmanmak zordur ama muhteşem manzarayı görme anı çok kolaydır.-

Güçsüze karşı çekmediğin her güçlü sınır, gücünün gösterisini gösteremeden çektiğin, bir itibar tanıtım videosuna dönüşür.

İnsan kendisinde olmayanı kolay vermeye teşne bir meczuptur. Çıkar tarih kadar eski, taş kalplilere bile karşı olan saflık-naiflik de taş devri kadar evveldir.

Aslında bugün yaşadığımız her olgu ilk insanlarda da farklı haliyle aynı hislerle yaşanıyordu.

-Düşünce, kişi, varlık… Eğer bağımlı olduğunsa mesele, ne kadar saklarsan sakla yerini bilirsen gider alır kullanırsın. Aslında kullandığın tarafından kullanılırsın. Bağımlı olmak böyle bir şeydir işte.

-Yumuşak yaşanabilir en keskin düşünceler ve keseri kesecek kadar keskin yaşanabilir en naif planlar.

Aydınlığıyla dahi iç karartanlar, içine kapandığı karanlığında dahi parıldayanlar…

“… Ve hayat muhakkak ikisini birden tanıtır. Belki birini kursakta bırakır, birini yanda.. ve belki de ikisinin de olmadığı araf dünyasında bu tecrübelerle bizi tek bırakır.”

Bir sihrin ürünü müyüz, yoksa kendisi mi? İşe yarayan bir numara mıyız, yoksa sadece aldatmaca mı? Tavşan mıyız, şapka mı?.. Tüm bunlar hayat sahnemizde belli olacaktır.

Başka çaresi olmayan egoist, gizledikleriyle merak uyandırarak ilgi çeker ve bu şekilde gözlerde büyüdüğüne inanır. Üstelik büyümemişleri de büyük olduğuna inandırır. Büyümemişler tarafından büyük görülmek ancak egosu harici dayanağı olmayana haz verir. 

Oysa büyümüşlerde ilgi çekme isteği bilinen manasında bile değildir. Zira onlar zaten kendisinden küçüklerin hayranlığıyla büyük hissetmektense, her manada onlardan büyüklerin ilgi alanında kalmak ister. Bu yüzden kendinden güzelleri, yaşça ve olgunlukça büyükleri onlarda hayranlık uyandırırken; olgunluk bakımından kendisiyle yaşıtları bile ilgi olgusunun gözünü dahi açamaz.

– Akranları akranlarıyla akran olacak yaşa gelmemişse akranları gerçekten akran olmamıştır.-

Güçsüze karşı çekmediğin her güçlü sınır, gücünün gösterisini gösteremeden çektiğin, bir itibar tanıtım videosuna dönüşür.

-Sen, sen olmaktan çıkıyorsun. Dur! Kendini Durdur!-

Aklında başarı olan insan hayallerinin gerçekleşeceği anı düşündüğü her an bir adım atar. Hayalinin gerçekleşmeyeceğini bilse dahi, ona yürüyüşünden aldığı haz hayaline koşmasını sağlayacaktır.

-Ayakların, zorunluluktan sürünerek gittiği yere koşarak getirebilecek olandır yanından giderken ayakların sürünme sebebini ve zorunlulukta bulunulma süresini değiştiren.

-Herkesin gözüne aşina olup sıradan gördüğünü varlığıyla görkemli ve eşsiz gösterebilme gönül potansiyeline sahip olandır göze aşina gelen. İşte gerçek aydınlatma budur.

Yaşamak da, ölmek de, hatırlanmak da tarih kadar eskidir.

Bu hayatta dengeyi bulan ‘var olacak’tır.

Var olan unutulmayacaktır.

Unutulmayan hatırlanacaktır.

Hatırlanan tarihe yazılacaktır.

Devran, dönmesiyle meşhur olan hayatın emrindeki sağ koludur.

– Başkasına söylenenler kendimize dönebilir.

– Her gün bizimle olan, başkasıyla yekvücut olabilir.

– Ön yargılı olunana bağımlı olunabilir.

– Her gün yapılan bir daha bir kez bile yapılmayabilir.

– Yanımızda bulunan bir daha asla göremeyeceğimiz olabilir.

Kat edilen yollardan dönülebilir açılmaz denen ağızlar susmaz hâle gelebilir.

Ummadık taşlar başa yönelebilir, en diptekiler başa kurulabilir, en tepedekiler taklaya gelerek taklalarla devrilebilir.

Kuru görünen tuz, gölden yeni çıkmış olabilir; göl gibi görünen su birikintisi seraptan ibaret olabilir.

Sarsılması dahi imkânsız bilinen kalelerin surları bir bir devrilebilir, ayrı gayrısı olmayanlar birbirini bir daha görmeyebilir. 

Yerini garanti gören herkes övündüğü yere, kalan ömründe sadece bakmakla yetinmekle sınanabilir. 

Hiçbir konumun, sağlamlığın, ilişkinin ve hiçbir şeyin süresinin kesinliği yoktur bu hayatta. 

Ama garantidir ki, tüm hayatlar son bulur. Ölümsüzlüğü bulmuş olan bile bir gün ölecektir.

Tüm bu kara gerçeklerin farkına varmak… İşte gerçek aydınlanma budur. Gerçek aydınlatan bunları fark ettiren yaşantılar, gerçek aydın ise bunların ışığıyla bu karanlık dünyaya umut ışığıyla bakıp parıltısına baktırandır.

Yaşayan en naif kötülerdir, parıltısına sahip çıkamayarak bencilce kalbimizin zirvesine taht kurup oturanlar.

Latest posts by Utku Sızgın (see all)

Yorumlar kapatıldı.