İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

27 Numara Nezahat

Dört saattir bu aracın üstündeyim. Aynı hareketleri yapmaktan ayaklarım uyuştu iyice. Dikkatimi toplayıp şu yerden kaç kere geçtiğimi hesaplamaya çalışıyorum. Sabah ilk geldiğimde temizlemiştim burayı, sonra Ankara uçağı kalkınca bir kez daha geçtim. Şimdi de üç. İşimi bitirip aracı park alanına sürüyorum, yemek saatinin geldiğini düşünmem ile birlikte midem de kazınmaya başlıyor. Her gün bu araçla yerleri süpürürüm, şu mide kazıntısı tam onu yanaştırmaya gideceğim sırada tutar. Hemen o anda ağzıma bir şeyler tıkıştırmak, bu iğrenç hissi bastırmak isterim. İşte bugün de aynı şey oldu. Havalimanının arka tarafında, temizlik araçları için ayrılmış büyük bir alan var; ben de alışkanlık icabı hemen aracımı uygun bir yere park ediyorum. Diğer temizlikçilerden de gelenler olmuş. “Oh, ilk ben gelmemişim,” diyorum. Gözüm 54 numarayı arıyor. Henüz yok, mıntıkasını bitiremedi herhalde diye geçiriyorum içimden. O gecikince içim bir garip oluyor, sebebini anlayamadığım bir huzursuzluk hissediyorum. Beklemek ne garip! Ben yemekhaneye geçip sıraya girdiğim anda bakıyorum ki arkamda 32 numara Sabri beliriyor. Onu pek beğenmiyorum fakat göz göze gelince heyecanlanmıyorum desem yalan olur, sizden mi saklayacağım? Ama 54 numara İhsan ile karşılaştırınca Sabri solda sıfır kalıyor. İhsanın gözleri yeşil bir kere, yakından görmedim elbet. Aklınıza başka şeyler getirmeyin. Ama biliyorum. 

Bir gün ikimiz de kendi bölgelerimizi temizlemiş, işi bırakacağımız sıra park alanına neredeyse aynı anda gelmiştik. Ben tam araçtan iniyordum ki 54 numara İhsan aracını tam yanıma park etti. Hayır başka yerler de vardı, ama o benim aracımın yanına park etmek istedi. Bunun bir anlamı olmalıydı. İşte o gün gördüm gözlerinin yeşilini, gözlükleri olmasa daha iyi görebilirdim ama, gözlükleri vardı. Yine anladım ben, güzeldi gözleri; hem üzerine giydiği yeşil gömleğiyle de uyumluydu. “Nezahat,” deseydi o gün, “gel durağa birlikte yürüyelim.” Ne derdim acaba? Hep bunu döndürürüm kafamın içinde. Ya da 54 ile 27 rakamlarının uyumunu hatırlatan yersiz bir şaka yapsaydı, benimle muhabbet etmek istediğini düşünür müydüm? 

Bir gün de sabah tam aracı teslim alıp çalıştırmıştım ki garip bir ses çıktı araçtan. Önce araçtan indim, birilerinden yardım isterim ya da akıl danışırım umuduyla etrafıma baktım fakat kimseyi göremedim. Sonra amirimi aradım danışmak için, o da, “Anladım ben Nezahat, araç arıza vermiş anlaşılan. Ben birilerini gönderiyorum yanına,” deyince içime su serpilmişti. Otoparkta aracın yanında ayakta dikilmiş bekliyordum ki birden İhsan belirdi. Mesai saatlerinde burada ne arıyor bu diye düşünürken o yaklaştıkça yaklaştı, aracın dibinde durdu.

 “Geçmiş olsun. Beni Bülent Bey gönderdi, arıza vermiş galiba değil mi?”

“Evet, şey. Yani ben de tam anlamadım, çalıştırır çalıştırmaz garip sesler çıktı, şimdi de hiçbir ışığı yanmıyor.”

  “Benimki de yapıyor arada, ben bir bakayım isterseniz.”

“Tabii, buyurun.”

O gün aracın arıza yapmasına gizli gizli sevindim, onunla yan yana, onunla sessizce orada durmak öyle çok şeydi ki benim için. Onunlaydım işte. Benimle sizli bizli konuşması, yardımseverliği ne güzeldi. Evet, Bülent Bey, “Git, bir bak,” demişti ama olsun, bahane uydurmamış hemencecik gelmişti. Aracın arızasını şıp diye anlamış, tamir etmişti. Hem işini bitirmesine rağmen yanımda biraz daha kalabilmek için aracın başında oyalanmamış mıydı? Elektronik panel çalışıyor mu onu kontrol ediyormuş, öyle demişti gözlerime bakarak. E, oyalanıyorum mu deseydi canım? Hem başkasının değil de onun gelmesi boşuna olamazdı ya!

Bugün günlerden salı olduğuna göre öğle yemeğinde orman kebabı ve bulgur pilavı olmalı diyorum yemek kuyruğunda beklerken. Her gün adı değişen yemeklerin aslında tadının aynı olduğunu bildiğim halde tabldota konacak yemeğin şeklini şemalini kafamda döndürüp duruyorum. Şeffaf bir kabın içinde servis edilen sulu pudingi de görünce yersiz bir sevince kapılıyorum. Arada arkama dönüp Sabri bana bakıyor mu diye süzüyorum. 32 numara Sabri ile ara sıra metrobüse giderken karşılaşıyoruz, aramızda aynı iş yerinde çalışıyor olmanın verdiği güven ve sınırlı da olsa bir samimiyet oluşuyor. Böyle zamanlarda birbirimize belli belirsiz selam veriyoruz. Sabri hep bana baksın istiyorum. Ama onun araç numarasının 32 oluşu içime sinmiyor. Sonuçta rakamlar toplamı dokuz etmiyor diyorum. Hep bir mesaj beklemişimdir hayatımda. Mesela İhsan’la aramızdaki bu yakınlaşmanın bir sebebi olmalı diyorum. Üç yıl önce bu havalimanında işe başlamam da böyle bir tesadüfün ardından olmamış mıydı? Komşumuz Vildan ablanın yeğeni, “Kursa gitsin, temizlik aracının ehliyetini alsın, işe alımlar olacak yakında,” demişti de öylelikle babamları ikna etmiştik. Abim biraz mırın kırın ettiyse de sağ olsun Vildan abla araya girmiş, “Oğlum şimdiki kocalar çalışan hanım istiyor artık, tek maaşla ay sonunu kim bulabiliyor?” deyince abimin inadı kırılmıştı. Üç ay kursa gitmiş, bir ay sonra da bu havalimanında işe başlamıştım. Allahtan kurs merkezi öğrencilerine işe girerken ön ayak oluyordu da zorluk çekmedim pek. İşe girince de kurs ücretini babama iki ayda ödeyiverdim, işte o zaman babamın gözünde benimle gurur duyan bir iz yakaladım. İz. -İzlerin peşini bırakmayı ne zaman öğreneceğim?- Yalnız bu gururunu bana açıkça hiç belli etmedi. Şımaracağım sandı belki. Zaten babam hiçbir duygusunu belli etmezdi. Kızsa, korksa veya üzülse de kaskatı dururdu karşımızda. Televizyonun yanındaki divana oturur, arada kafasını sola çevirip haberleri dinler, bazı zamanlarda da gözlerini çivide asılı duran bağlamasından alamazdı. Onun böyle uzun uzun bağlamasına baktığını görenler bağlamaya küstüğünü veya onunla arasında derin bir muhabbetin olduğunu sanabilirdi. Fakat böyle bir şeyi düşünmek babama oldukça içli bir hava katardı. Hepsi bu. Oysa ben otuz yıldır babamın bir kere bile o bağlamayı çaldığına şahit olmadım. Arada tozu alınan bu şey, neden o çivide asılı dururdu bilmem. Televizyonun altındaki vitrinde nizami düzende sıkılmadan öylece duran nesnelerden -biblolar, babaannemin hacdan getirdiği sürme, bir zamanlar teki kaybedilmiş top küpe, çocukken yakamıza takılan nazar muskası- farkı bağlamanın vitrine sığamayacak kadar büyük olmasıydı. Oysa o da diğerleri gibi bir camekânın ardında olmayı isterdi. Yani ona sorsak. Sormayıp duvara astık, ara ara iç geçirip öylece bakmak için. Babama bahane çıkarttık işte.

Yemekhanenin ortalarına doğru televizyona yakın bir masayı gözüme kestirip oturdum. Masalar dört kişilik olduğundan birazdan yanıma birileri mi gelir diye düşünmeye başladım. Herkes yemek yerken televizyon izlemek ister, çünkü ben de bunu bilerek buraya oturdum. Hem birilerinin gelip benimle konuştuğunu hayal ediyorum hem de onlar gelince, bundan duyduğum rahatsızlığı hareketlerimle onlara belli edip huzurlarını kaçırmak istiyorum. Kafamdan geçen bu iki ihtimalden hangisinin beni daha çok mutlu edeceğine karar veremiyorum. İş çıkışı metrobüsten bir durak erken inip kolye, küpe satan bir yerlere uğrayayım diyorum. Üzerimize üniforma giydiğimiz için kıyafete pek para harcayamıyorum ama şöyle karşıdan bakınca parlayan -ama çok büyük olmayan- bir küpe alsam diye düşünüyorum nicedir. Belki İhsan’la yan yana mıntıkalara düşersek gün içinde de karşılaşırız. Kafasını yerden kaldırıp yeni aldığım küpeleri fark eder ya da yere düştüğünü görüp arkamdan tekini getirir. Belki o zaman daha yakından bakabilirim gözlerine. Sonunda biri yaklaşıyor işte, bu kadını pek tanımıyorum. Tanımadığım insanların bana yaklaşması içimde mide bulantısına benzer bir hisse sebep oluyor. Orta yaşlı bu kadının -üzerindeki üniformanın da yardımıyla- bir hava yolu şirketi çalışanı olduğunu anımsıyorum. Bagaj ağırlığı fazla olduğu için ek ücret ödeyen yolculardan ödemeyi bu kadın alıyor, evet kesin o. Kadının masaya yaklaşırken yanıma oturmak için laf olsun diye izin isteyeceğini biliyorum. Bunu yapmasını geciktirmek için bir süre dikkatlice televizyona bakıyor numarası yapıyorum. Böylelikle bana doğru yürüyen kadının tedirginliği artıyor, ona bakmadan da bunu anlayabiliyorum. Kadın, masanın dibine yaklaşınca bir anda onu fark etmişim hissiyle yüzüne bakıyorum. 

“Afiyet olsun, yanınıza başka biri gelmeyecekse ben oturabilir miyim?”

Lafını bitirince bir şey diyecekmiş de çekiniyormuş gibi gözlerine bakıyorum. Kadıncağız da elinde tabldot cevabımı bekliyor. Kadının bu tedirgin bekleyişini uzatmak için elimden geldiğince yavaş cevap veriyorum. 

“Yani, bir arkadaşımı bekliyordum aslında abla, ama neyse sen gel otur.”

Bu sözümle kadın, bir kat daha mahcup, yanımdaki sandalyeye ilişiyor. Yabancı biriyle dirsek dirseğe yemek yemenin verdiği tedirginlik benim yavaş hareket edip masada daha uzun kalışım ile giderek artıyor. Sonunda sulu pudingimi yiyip masadan kalkıyorum. Uzaklaşırken de yarım ağız bir, “Afiyet olsun,” diyorum. Acaba kadın bakıyor mu arkamdan? 

Yemekhaneden çıkarken köşedeki masaya konulmuş ıslak mendillerden üç dört tanesini alıp cebe indiriyorum. Dışarı çıkarken de lavaboda ellerimi yıkıyorum. Islak mendiller ise metrobüsten inince lazım oluyor. İlerleyip park alanındaki aracımın yanına yaklaşıyorum. Sol tarafından sürücü koltuğuna oturup aracı çalıştırıyorum. Öğleden sonra dört saat daha çalışacağımız için hangi mıntıkadan başlasam iyi olur diye içimden geçirirken onu görüyorum. 54 numara İhsan. Yanında 45 numara Sinem. Gözlerim yanmaya başlıyor. Sinem. Böyle bir şeyi hiç beklemiyorum. Ne güzel isim. Hayır, o gün bana, araçları park ettiğimiz gün bana, güzel güzel bakmıştı. Yeşildi gözleri. Gözlükleri olmasa daha iyi görürdüm. Yeşildi. Gözümün önüne 45 ve 54 rakamları geliyor, kahroluyorum.

Yorumlar kapatıldı.